18 Ağustos 2007 Cumartesi

Pİ Sayısının Esrarı

Dünya, giderek daha heyecanlı bir yapıya bürünüyor. Örneğin 14 mart. Hepimiz bu günü Tıp Bayramı olarak kutluyoruz. Ancak kültür mozayiğinin artan renkleri, 365 günün her birine farklı anlamlar vermeye başladı. Pi günü de bunlardan biri.
Belki inanmayacaksınız ama milyona yakın insan, bugünü, Pi Bayramı olarak kutluyor. Peki ne yapıyorlar? Matematiğin bu esrarlı sabiti (3.141592653...) etrafında oluşturdukları kültürel değerleri paylaşıyorlar. Pi sayısı, dairede, çevrenin çapa oranından ibaret. Dairenin ölçüsü değişse dahi çevre uzunluğunu çapa böldüğünüzde hep o büyülü sayıyı, Pi'yi elde ediyorsunuz.
İnsanoğlu en az 2000 yıldan bu yana, Pi'nin kesin değeri peşinde koştu. Arşimed 22/7 dedi. Mısırlılar 10'un kareköküdür dedi, Mayalar 3'tür dedi. Wallis adlı rahip 355/113 dedi. Ama tüm bunlar Pi için bir yaklaşık değer oldu. Daha sonra bunun 4 işlemle ulaşılamayacak bir sayı olduğu, hatta sayı bile olmadığı ispatlandı.
Bugün Pi'nin ilk 10 basamağı ile tüm hesaplarımızı yapabiliyoruz. Uygulamalı matematik ve mühendislik bilimleri, ilk 10 basamakla işini görebiliyor. Ama bu Pi takıntısı olanları tatmin etmiyor. Temel güdü şu: Pi'nin sırrı nedir? Acaba sonsuza giden bu sayı serisinin bir ucu var mı? Acaba farklı bir hesap yöntemi bulabilir miyim?
Matematik tarihi, Pi çılgınlarının ürettiği pek çok algoritmayı yazar. Bugün bile yürürlükte olan Pi ödülleri var. Dünya Pi Günü'ne gelince.. Niçin 14 Mart? Çok basit.. İlkokulda bize öğretilen pi sayısı, yalnızca 2 basamaklı ve 3.14'ten ibaret. Pi çılgınları, bu sayıdan yola çıkarak, kültür birlikteliği yaratmak için 3'ncü ayın 14'ünü, yani bugünü bayramlaştırıyor.
Görecelik Kuramı'nı bulan Albert Einstein'in de bugün doğduğunu savunan Pi fanatikleri, gün boyunca birbirlerine araştırma sonuçlarını iletiyor. Pi için yazılmış şiirleri okuyor (Edgar Allen Poe'nin de var), Pi bestelerini çalıyor, bulundukları coğrafyanın iklimine uygun toplantılar, kutlamalar düzenliyorlar.
Dünya Pi Günü bildirisini kaleme alan biri olarak bu fanatiklerden biri olduğumu itiraf ediyorum. Yine de "Pi'1000" kulübüne kaydolabilmek için ilk 1,000 basamağı takılmadan ezbere söyleyebilmeliyim. 3 ay önce "Çıldırtma beni Pi" başlıklı yazımda, Dünya Pi Günü'nü duyurmuş ve İnternet ortamında çılgınca büyüyen bu oluşuma dikkat çekmiştim.
Pi takıntısı konusunda Türkiye'de yalnız olmadığımı çok çabuk öğrendim. Pek çok okur, Pi hakkında kendi çalışmalarını, birikimini benimle paylaştı. Hatta bazısı daha da ileri gidip, kendi Pi formülünü gönderdi. Manisalı Taner Yönter, Pisagor bağıntısından yola çıkarak geliştirdiği formülünü, Noter tasdikiyle fikir ve sanat eseri haline getirmekle kalmayıp, İnternet'te bunun için bir site hazırladı. İstediği, kendine ait teoremin, okul kitaplarına girmesi. Taner bey, "Türkiye'nin tanıtımında bu formülü kullanabiliriz" diyor.
Peki bu uğraşlar bize ne kazandırıyor dersiniz? Benim cevabım şu: Evren yalnızca çıplak gözle algıladığımızdan ibaret değil. İnsanın içindeki bilim açlığı ve merak, gelişiminin de motoru. Pi bir sembol. Ama onun sırrını ararken, kendinizi keşfetme şansınız hayli yüksek. Dünya Pi Günü kutlu olsun.

Zemzem Suyunun Esrarı

1-) Avrupa`da laboratuarlarda yapilan arastirmaya gore
Zemzem suyu diger sulara gore cok daha az kukurt tasimaktadir.


2-) Yine ayni arastirmaya gore diger sulara gore cok
daha besleyicidir ve cok daha fazla mineral barindirmaktadir.


3-) Kaynagi henuz bulunamamistir. Nereden geldigi su
anki teknolojiye gore bile bilinemiyor.Yakinlarinda hicbir kuyu yok ve denize de 80 km
uzaklikta. Bu sartlarda suyunu denizden veya baska bir kuyudan almasi imkansiz.
Nasil oluyor da yillardir suyu bitmiyor, bunu kimse bilmiyor.


4-) Açlığını gidermek için içen kişinin açlığını, susuzluğunu gidermek
için içenin susuzluğunu giderir.


5-) Sadece 1,5 metre derinligindeki ufacik bir kuyudan
çikan su, hac mevsimi boyunca milyonlarca hacinin tum su ihtiyacini
karsilamakt adir ve hicbir zaman ne azalma ne de kuruma gostermemektedir.


6-) Dunya Saglik Orgutu (WHO)`nun raporlarina gore Dunya`daki en icilebilir
ve saglikli sulardan biri.


7-) Amerika`da yapilan test sonuclarina gore Dunya`da icinde mikroorganizma
ve bakteri bulundurmayan TEK su zemzem suyu.

Nazar

Halk arasında oldukça güçlü bir inanış olan nazar değmesi olayının boş bir inanış olmadığı ve bilimsel çalışmalar alanına alınarak etkileri ve neticeleri dünyanın birçok ülkesinde değerlendirilmektedir. Nazar değmesine ilişkin düşünce çok eski ve derindir. Nazarın bazen söylenen bir sözden, bazen derinden bir bakıştan, bazen de iyi olmayan düşünceden kaynaklandığını biliyoruz. Bu nedenle kendimizi nazara karşı korumak amacıyla bazı yöntemlere başvururuz.



KEM GÖZ



Kem göz kavramı iki bölümde incelenir. Birincisi, şiddetli ve tesirli, diğeri ise belirsiz bir bakış anlamındadır. Biri kötü düşünceleri ve istekleri nakleden bir araç gibidir; diğeri ise gözün sahibi olan insanda varolan tehlikeli bir enerjinin kaynağından kendi istekleri doğrultusunda çıkan uğursuz bakış olarak değerlendirilir. Bu bakışa bir de söz unsuru karışacak olursa o zaman tehlike daha da büyük olur.



RUHSAL TESİR



Prof. Dr. Süheyl Ünver, nazar hakkındaki bir yazısında şöyle demektedir: "Bugün nazar değmesinin ruhsal mekanizmasının vücudumuzdaki atom enerjisine dönüşmesiyle ilgili olacağını bilmemiz gerekiyor. Bizde bir ruhsal tesir olduğuna göre vücudumuzdaki bazı maddelerin enerjiye dönüşmesi elbette ki mümkündür. Fikirlerimizin birgün yeni atom enerjisinin keşifleriyle ispatlanacağı inkar edilemez bir gerçektir. İnsan bir maddedir ve onun da ruh diyeceğimiz bir enerjisi vardır.



MAVİ BONCUK



Nazarın etkisine en etkili savunma mavi boncuktur. Mavi renk, çağlardan beri korunma prensibini temsil eder. O göğün rengidir. Rivayete göre Cengiz Han, babasının mavi bardağından su içerdi. Yüksek mahkeme başkanlığına verdiği emirde halkın taksim ve mahkeme kararları mavi deftere (Koko Debder) yazılsın, yasanın esasları ise ak kağıda mavi kalemle yazılarak nesilden nesile geçsin emrini verdiği söylenir.

Selçuklular, türbe ve medreselerini mavi çiniyle yapmaya özen göstermişler, gök medreseler birçok ilin süsleri olarak bizlere kalmıştır. Selçuklular mavi çininin koruyucu gücünü genellikle Ayet-el Kürsüyle takviye etmişlerdir. Bugün ise "maşallah" yazısı geniş ölçüde bu amaçla kullanılmaktadır.



DÜŞÜNCENİN ŞEKİLLENMESİ



Düşünce özel şekillere bürünmüş olan maddeden meydana gelmiştir. Bu şekiller gerçekten canlıdır, hassas ve durugörü yeteneği taşıyan kişiler tarafından görülebilirler. Düşünce şekilleri konusu uzaktan tesir ve telkin konusunun teknik temelini oluşturur. Nazar konusunda da söylenen sözün ya da düşüncenin şekil alması söz konusudur. Bu olguda aşırı beğenme, kıskançlık, aşırı heyecansal bir duygu, çekememezlik gibi durumlar söz konusuysa, elementlerinde etkisiyle düşünülen şey daha etkili olarak hedefe ulaşmış olur. Sonuç olarak da nazar dediğimiz olay gerçekleşir.



BİLİMSEL AÇIDAN NAZAR



Vücuttaki bazı enerjilerin yayıldığına ve bazı etkilerin bulunduğuna ilişkin parapsikolojik kanıtlar vardır. Nazar olayını da bu konuyla bağdaştırmak gerekir. Kirlian tekniğiyle yapılan incelemeler, vücutta değişen biyokimyasal hassasiyetleri ve yüksek iletme özeliği ile ışıldamaları göstermektedir. Prof. Dr. sitkovsky; 'Nazarın mistizmle hiçbir ilgisi yoktur. Bir insan düşündüğü zaman enerji yayar; bu enerji bazı kişilerde daha güçlüdür. Bu fiziksel ve fizyolojik bir gerçektir' demiştir.

Dixon ve Kehanetleri

Ünlü Filozof Leibniz'e göre her fert, gelecekteki olayların varlığını, kendi mevcudiyetinin derinlerinde hisseder ve bilir. Bu görüşü, çağımız Parapsikologları temel olarak ele almışlardır. Yapılan bütün geleceği bilme çalışmalarında, gelecekten bilgi verebilenlerin bulunduğu görülmüşse de, bu bilgiler ışığında geleceği değiştirebilen hiç bir kimsenin çıkmadığı da ayrı bir gerçektir. Bir örnek verelim...

Amerikalı Kahine Jeane Dixon, Başkan J.F. Kennedy'nin ölümünü 1952 yılında girdiği bir trans sırasında açıklamıştır. Ancak isim vermemiş suikasta uğrayacak kişinin ayrıntılı bir tarifini yapmıştı... Gelecekteki suikastın kurbanı olacak adamın mavi gözleri ve kumral saçları vardı. Genç ve mevki sahibi bir adamdı. Demokrat Parti'den 1960 yılında seçilecekti ve devlet hizmeti sırasında feci bir şekilde öldürülecekti. Onun bu kehaneti, 13 Mayıs l956'da "Parade Dergisi"nde yayınlandı.

John Kennedy 1960 seçimlerini kazanınca bu kehanet yeniden gündeme geldi. Çünkü suikasta uğrayacağı söylenen kişinin tarifine, inanılmaz bir şekilde Kennedy'nin uyduğu farkedildi... Dixon durumun zaten farkındaydı... Kennedy'yi defalarca uyardı. Ancak ona inananların sayısı oldukça azdı. Ciddiye alınmadı... Dixon adeta geleceği değiştirmek için elinden gelen her türlü uyarıyı yapmaya çalıştı ama geleceği değiştirmek imkansızdı... Ve korkunç gün hızla yaklaşıyordu...

6 Nisan 1967'de W. Daily News Gazetesi'ne verdiği bilgide, Senatör Robert Kennedy'nin başına korkunç bir şey geleceğinden söz ediyordu. Bunun üzerine "bu bir kaza mı?" diye kendisine sordular. "Hayır daha beter bir şey olacak... Silahla vurulacak" dedi...

9 Nisan 1968 yılında bir akşam yemeğinde ise misafirlere: "Robert Kennedy, ateşli bir silahla vurulacak. Olay bir komplonun sonucu değil, kişisel bir eylem olarak, kısa boylu bir çocuk tarafından işlenecektir."

1963 sonbaharında Kennedy öldürüldüğünde haklı çıktığı görüldü ama artık iş işten geçmişti... Dixon'un gerçekleşen başka kehanetleri de vardır. Örneğin Zenciler'in lideri Martin Luther King'in öldürüleceğini, 1967 yılında bir uzay kapsülünün yanacağını ve içindeki Astronotlar'ın öleceğini de çok önceden haber vermişti...

1969 yılında New York'da yayınlanan "Hayatım ve Kehanetlerim" adlı kitabında, gelecekteki olaylarla ilgili önemli kehanetlerini kaleme almış ve kamuoyuna duyurmuştu.

Deccal'in geri dönmesi

Şâbi'nin, Fatıma Bintu Kays radıyallahu anhâ'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Temimu'd-Dâri hıristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccâl'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temim, bir gemiye binip denize açılmıştır. Yanında Lahm ve Cüzâm kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın şaşkın

"Sen necisin, neyin nesisin?" dediler. O cevap verdi:

"Ben cessâseyim!"

"Cessase nedir?" denildi.

"Ey cemaat! Şu mannastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi. O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatçe gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.

"Vah sana! Kimsin sen?" dedik.

"Benim haberimi alabilmişsiniz. Şimdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi. Arkadaşlarım:

"Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra şu adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık. "Vah sana, nesin sen" dedik.

"Ben cessâseyim!" dedi. Biz: "Cessase de ne?" dedik.

"Manastırdaki şu adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi. Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk" dedik. Adam:

"Bana Beysân hurmalığından haber verin!" dedi. Biz:

"Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.

"Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.

"Evet!" dedik.

"Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.

"Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.

"Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.

"Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.

"Bana Zuğer gözesinden haber verin!" dedi.

"Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.

"Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.

"Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.

"Ümmilerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.

"O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.

"Araplar O'nunla mukâtele etti mi?" dedi. Biz:

"Evet!" dedik.

"Onlara karşı ne yaptı?" dedi. Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize

"Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccâl'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak. Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mani olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi." Sonra Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm çubuğuyla minbere dürterek:

"Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular. Halk da: "Evet!" diye karşılık verdi. bunun üzerine Aleyhissalâtu vesselâm:

"Temimi'd-Dâri'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccâl'dan) Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."

Müslim, Fiten 119, (2942); Ebu Davud, Melahim 15, (4325, 4326); Tirmizi, Fiten 66, (2254).

Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize Deccal üzerine uzun bir hadis rivayet etti. Bize anlattıkları meyanında şöyle de demişti:

"Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun karşısına çıkar ve:

"Sen Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın bize haber verdiği Deccâl'sin!" der. Deccâl de (kendi adamlarına):

"Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem ne dersiniz? Bu işte bir şüpheye düşer misiniz?" der. Oradakiler:

"Hayır!" derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Diriltildiği zaman adam:

"Allah'a yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli olmamıştım!" der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)cek, fakat musallat edilmeyecek."

Buhari, Fiten 27, Fedailu'l-Medine9; Müslim, Fiten 112, (2938).

Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

"Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur."

Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315),

Ebu Saidi'l-Hudri radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Aleyhissalâtu vesselâm'a Deccâl'den sormuştur. Aleyhissalatu vesselam da şu cevabı vermiştir:

"O (Deccâl) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım: Onun sağ gözü meshedilmiştir (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası çevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir. Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca Deccal'in ashabından ilki oraya girer."

Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahiheyn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.

İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Veda haccı sırasında (bir ara): "Halk susup dinlesin!" buyurdular. Sonra Allah'a hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal'den uzunu uzun söz ettiler ve buyurdular ki:

"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır)."

Vikingler ve Amerika

Koskoca bir kıtanın kişisel nedenle kaybı
İS 1001

11. yüzyıl Viking halklarının en güçlü olduğu dönemdi. Kanunları çok iyi düzenlenmiş, vahşetleriyle ünlenmişlerdi. Yöneticileri dünyanın en zengin ve en güçlülerindendi. Bizans İmparatorluğu'nun gurur duyduğu şeylerden biri, İmparator Varangian'ın muhafızlarının tamamen Rusya'dan ve İskandinavya'dan gelme Vikinglerden oluşmasıydı. Vikingler gemileriyle Dublin'den Kiev'e kadar yelken açarlardı.

Ama şaşırtıcı bir şekilde, Amerika kıtasına yerleşmediler. Hem de Avrupalılar arasında yerleşme olanağına ilk onlar sahip olmuşken... Vikinglerin toprak hırsları, neredeyse altına duydukları kadardı. Nova Scotia kıyılarındaki yemyeşil 'Vinland' harika bir ödül olacaktı onlar için. Ayrıca Vikinglerin yerleştiği İzlanda'dan ve Grönland'dan daha iyi bir iklimi vardı. Toprağı verimsiz, havanın hep kasvetli olduğu anavatanları Norveç'ten de iyiydi. Yerlilerin karşı koyması yerleşmelerine bir engel teşkil etmedi.

Amerika'ya yerleşen Avrupalı göçmenlerin yerlilere karşı sahip oldukları tüfek gibi teknolojik üstünlükleri olmasa da zırhları ve çelik silahları yetmişti. Hem de pek uzak değildi. Grönland'dan Amerika kıyısına gitmek, Norveç'ten İzlanda'ya ya da İzlanda'dan Grönland'a gitmenin yarısı kadardı. Bugün bile Nova Scotia'da durursanız, ufukta yüksek Grönland zirvelerinin gölgesini görebilirsiniz. Öyleyse Avrupa'nın en yayılmacı, en dinamik insanlarından olan Vikingler yağmaya böylesine hazır bu kıtayı neden tercih etmediler?

Bunun yanıtı, Viking tarihinin en ünlü iki adamının karanlık geçmişlerinde yatıyor. Birisi Kızıl Eric, ya da nam-ı diğer Kanlı Eric; diğeri de oğullarından Leif Ericson'du.

Vikingler, tecavüz ve çapulculukta kötü bir üne sahip olsalar da, Kızıl Eric onlar için bile çok vahşiydi. Norveç'te ufak bir kavga sonucunda silahsız bir komşusunu öldürdüğü için önce Norveç'ten İzlanda'ya sürgüne gönderildi. Orada oğlu Leif doğdu. İzlanda'ya yerleştikten sonra yeni bir kavgaya tutuştu ve orada uzun süredir yaşayanlardan birini öldürdü. O sıralar onu sürgüne gönderecek başka bir yer olmadığı için, Eric'e birkaç komşusunun olduğu İzlanda'nın batı kesimine yerleşmesi emredildi. Bu da bir işe yaramadı.

982 yılında Eric yeniden kavga sonucunda birisini öldürmesiyle 'Kanlı' lakabıyla anılmaya başladı. Böylece Eric İzlanda'dan da uzaklaştırıldı. Ama katil aynı zamanda insanları etkilemesini de biliyordu. Etrafına bir grup memnuniyetsiz, sıkılmış Viking'i topladı. Uzun yola dayanaklı gemiler inşa ettiler ve batıya doğru yelken açtılar.

Eric ve arkadaşları, kara görene kadar beş yüz mil yol aldılar. Eric, yeşil ülke anlamına gelen Grönland adını, buzla kaplı bölgeye yeni insan çekmek için koymuştu. Eric ve arkadaşları İzlanda'ya geri döndüler ve orada bir koloni kurmak üzere birkaç yüz Vikingli aileyi ikna ettiler. Hava kötü, toprak kayalık olmasına rağmen burada yaşayan başka kimsenin olmaması her şeyi katlanılır kılıyordu. Böylece Eric'in bilfiil komutası altında belki de beş yüz kişiden oluşan bir koloni Grönland'e yerleşti.

1001 yılında, o zamanlar bütün Vikingleri çeken gezi tutkusu Eric'in oğlu Leif in de kanına girdi. Ama gitmek için kesin bir hedef belirlemişti. Çeşitli belirtilere ve söylenenlere göre daha batıda başka bir ada daha vardı. Babası hala Grönland'ın yöneticisiydi ve bu da Leif'in gemisine adam topla, bu adayı keşfetmek üzere yelken açmasına olanak verdi. Şaşırtıcı bir şekilde kısa süren bir yolculuktan sonra Nova Scotia'nın kıyısına vardılar. Babası gibi, Leif de iyi bir ismin insanları çekeceğini bildiğinden buraya Vinland adını verdi.

Vinland'ın anlamının üzümle pek bir ilgisi yoktu, doğru tercümesi "bereketli" ya da "dostane" ülke olabilir. Sonra, artık bin beş yüz kişilik kalabalık bir topluluğa sahip Grönland'a döndü. Babası gibi o da Vinland'ın keşfini duyurmak, yerleşecek insan çekmek ve babasının Grönland'da yaptıklarını yapmak istiyordu.

Ama kader buna izin vermedi. Kızıl Eric tahtını Leif'e bırakarak öldü. Anladığımız kadarıyla Grönland'ı iyi yönetmiş ve liderliği zamanında koloni genişlemişti. Ama Leif, yönetiminin ilk birkaç yılında ülkesiyle ilgilenmekten Vinland'a hiç vakit ayıramadı. Bu yüzden Vinland'la ilgilenme görevini kız kardeşi, Freydis'e verdi.

Freydis'in araştırma gezileri sonucunda ilk kez Vikingler ve Amerika yerlileri birbirleriyle karşılaşmış oldu. Vikingler taş ev yapmaya başladıklarında kalmaya karar verdikleri anlaşılınca, yerliler çevrelerinde küçük bir kontrol halkası oluşturdular. Bir araya geldiler ve elli kadar Vikingi gemisini geri püskürttüler. Vikingler kaybetmiş olsa da Freydis bu kaybedilen çatışmada bile bir kahraman olmuştu. Geri dönüp yerlilerin üstüne vahşi bir şekilde saldırarak, gemiler güvenle yola çıkana kadar geri çekilmelerini sağlamıştı.

Freydis, birkaç yıl sonra daha büyük bir grupla geri döndü. Bu sefer daha iyi silahlanmışlardı, sayıca daha fazlaydılar. Ama koloninin kaderi çoktan kötü çizilmiş gibiydi. Freydis'in gemisi karaya ilk çıkanlardan değildi. Freydis geldiğinde, sahiplenmeyi düşündüğü eve daha önce gelen iki erkek kardeş ve ailelerinin yerleştiğini gördü.

Babası, Kanlı Eric'in geleneğini sürdüren Freydis bunu kabullenemedi. Her iki kardeşi birden öldürdüğünde kimse araya girme gereğini duymadı. Ama karılarının ve çocuklarının da öldürülmelerini emrettiğinde kimse bunu yapmaya yanaşmadı. Öfkeden deliye dönen Freydis, eline bir savaş baltası aldı ve bu işi de kendi halletti.

O yıl sömürgeciler kışı geçirmek için Grönland'a döndüler. İki ailenin katlinin duyulmaması için çaba harcandı ama birileri yine de konuştu. Bu, Leif'i çok zor bir duruma soktu. Kız kardeşi nedensiz yere, Leif'in korumakla sorumlu olduğu kadınları ve çocukları öldürmüştü. Kurallara göre katili öldürtmesi gerekiyordu, ama aynı zamanda kendi kız kardeşini ölüme göndermesi Viking kurallarını çiğnemesi anlamına geliyordu. Sonunda, üzüntüyle ve kendini zorla Leif bir çözüm buldu, kız kardeşini sürgüne gönderdi ve Vinland'a gidilmesini yasakladı.

Belki de, Vinland'da hiç yerleşim olmazsa, hafızalardan bu kötü anıyı silebileceğine ve kız kardeşini geri getirebileceğine inanıyordu. Ya da bu fiyaskodan o kadar hayal kırıklığına uğramıştı ki, katliamın gerçekleştiği yerin bir daha ne adını duymak, ne de görmek istiyordu.

Böylece yıllar boyunca yasak sürüp gitti. Hatta Leif'in ölümünden sonra kötü hasatlar, zor kışlar yaşanmasına rağmen koloniyi batıya, Kuzey Amerika'ya doğru yaymamaları, bunu akıllarına bile getirmediklerini gösteriyor. Bunun yerine birçok kişi Grönland'da kalmalarının olanaksızlığını anladılar ve tekrar İzlanda'ya döndüler. Birkaçı kalmaya devam etti, ama iki yüz elli yıl sonra Grönland, tekrar kıta Avrupasından kimsenin olmadığı bir yere döndü.

Bu arada bütün bu yıllar sırasında, sadece ailede bir katil olduğu için Leif'in Vinland'a koyduğu yasak saygı gördü. Sonuç olarak, dönemin en dinamik ırkı Kuzey Amerika'yı işgal etme şansını kaçırmış oldu. Eğer Eric'in oğlu, kız kardeşinin gözden düşürdüğü topraklara gitmeyi yasaklamasaydı, bugün dünya ne kadar farklı olurdu?

Ama o zaman, yapılacak en iyi şey gibi görünmüştü.

Vampirler Gerçekten Var Mı?

Bir Alman araştırmacı, vampir efsanelerinin kökenini araştırdı. Sonuçta bu ‘ölümsüz’ vampirlerin köylerde ölen komşular olduğunu ayrıca kan emici bile olmadıklarını buldu. Romanya, Macaristan, Arnavutluk, Bulgaristan ve Makedonya gibi Güneydoğu Avrupa ülkelerinde anlatılan öykülerde vampirlerin önemli bir rolü var.

Tabutlarını her zaman giyimli olarak terk eden vampirlerin, yanaklarında ve burunlarındaki çürümelerle oluşan hafif çukurluklar dışında aslında pek de ilgi çekici tarafları yoktu. Hatta köpek dişlerinin uzaması gibi en belirgin vampir özelliği bile Güneydoğu Avrupa vampirlerinde hiçbir zaman görülmemişti.

Bonn Üniversitesi tarihçilerinden Peter Kreuter’in araştırmasına göre dünya kamuoyunun, Bram Stoker’in 1897 yılında kaleme aldığı ‘Lord Dracula’ romanından tanıdığı vampir tiplemesinin, halk söylencelerindeki ‘Ölümsüzler’ ile pek ortak yanı yok gibi. İlk vampirler ne kan emici ne de baştan çıkarıcı yaratıklardı. Hatta gün ışığında bile kaybolmuyorlardı. ‘Halk arasında anlatılanlar arasında egzotik kam emicilere yer yoktu’ diyor Bonn Üniversitesi tarihçilerinden Kreuter. Sıradan insanların vampirleri köylerdeki ölülerdi, yani komşular.

Kreuter, etnologlarca yayımlanan ve bugüne dek pek dikkate alınmayan sayısız raporu inceledi. En eski vampirler 1382, en yenisiyse 1968 yılında ortaya çıkmış. Bir köyde yaşanan uğursuzluklardan (bunlar bilinmeyen hastalıklar ya da ekini savurup götüren fırtınalar olabiliyor) her zaman bir ölümsüz sorumluydu. Ölünün dirilmesi, muhakkak bir uğursuzluğu da beraberinde getirirdi.

Onlara yaklaşan biri, eğer esrarengiz bir biçimde hayatını yitirirse, komşuları ve akrabaları için sonsuz bir bela haline gelirdi. Lanetliler bir kez mezarlarından çıkmaya dursun, bundan sonra kurbağa, tavuk, at ya da fareye dönüşür ve gündelik yaşamlarında bu şekilde dolaşıp dururlardı. Hatta bazıları alet ya da kap kacak biçimine bürünür ve zarar verebilmek için her zaman onlarla birlikte olurlardı.

Sarmısak ve Kutsal Su

Sarmısak, kutsal su ya da haç yardımıyla tehlikeleri atlatamayan köylüler, suçluyu yakalayabilmek için daha farklı yollara başvururlardı. Mesela mezarlık çevresine kül serpiştirerek vampirin ayak izlerini takip etmeye çalışır ya da halk arasında cinleri görebilen ve ölümsüzlerin bulundukları yerlere huzur getiren hayvanlar olarak bilinen kara horozları salarlardı. Ancak tüm çabaların boşa gittiği de olurdu. ‘İşte böyle zamanlarda köylüler kötüye karşı savunabilmek için biraz daha yakınlaşırlardı’ diyor Kreuter.

Yaşamlarında garip olaylarla karşılaşan yakınlarının ölümü, köylülere yeni bir kuşku ve korku kapısını aralıyordu. Kuru ot yığınından düşen, sarhoşken kapıyı kıran, bedeninde bir lekeyle dünyaya gelen, çok genç ya da çok yaşlı ölen herkes uğursuzluğu içinde taşıyan ve gelecek kuşaklara aktaran şüphelilerdi.

Mezarda Rahat Yok

İşte bu kuşkulu ölüler yakınlarına mezar başında büyük zahmetler verirdi. Yalnızca mezarlarında savunmasız olduklarından, topuk ve dizlerindeki damarlar kesilir, üzerlerine taşlar atılır ya da doğrudan doğruya tabuta çivilenirlerdi. Romenler, birkaç on yıl öncesine kadar ölülerinin arkalarına bir diş sarmısak iliştirir ve ayaklarını iple bağlayarak gömerlerdi. Dalmaçya’da ise bazı kontrol grupları, birkaç yılda bir mezarlığa giderek şüpheli ölülerin gerçekten çürüyüp çürümediklerine bakarlardı. Eğer eti hala diri görünüyorsa kalbine bir kazık çakılır ve diğer dünyada huzur bulması istenirdi.

Öbür Dünyanın Kanıtı

Kreuter, Güneydoğu Avrupa’da vampir öykülerinin bu denli yayılmasının nedenini Ortodoks Kilisesi'nin ölüler hakkında ne mantıklı ne de mantıksız bir açıklama yapamayışına bağlıyor. Ölümsüzler, bir yerde ölümden sonraki durum hakkında bilgi veriyordu halka. ‘Her vampir öbür dünyanın varlığına işaret eden bir kanıttı’ diyor Kreuter. İnanışa göre ölümsüz olarak köye dönmeyenler, herhangi bir yerde huzura kavuşmuş oluyorlardı.

Bilim adamları vampir inançlarını bazı egzotik hastalıklarla da ilişkilendirmişlerdi. Delirme anında ortaya çıkan beklenmedik saldırılar, metabolizma bozukluğuyla meydana gelen porfirya hastalığının özel bir türü olabilirdi. Işığa karşı duyarlı olan porfirya hastalarında çok az miktarda hemoglobin ürediğinden yüzleri soluklaşır ve dişetleri kanar.

Tarihte 200 Olay

Yüzyıllar boyu buna benzer sadece 200 olayın yaşandığı hatırlatıyor Kreuter ve porfirya teorisine karşı çıkıyor. Hatta bazı psikologların yorumlarını da mantıklı bulmuyor. Psikologlar, vampir inançlarını seks fantezilerine düşkün erkeklerin, kadınları kanlarının son damlasına kadar sahiplenmek istekleri fakat kendi bedenlerine zarar vermek istemeleriyle açıklıyorlar.

11 Eylül!

11 Eylül olaylarında ikiz kulelere çarpan uçaklardan birinin uçus numarasi Q33 NY imis.

Simdi bir word belgesi açıyorsunuz tertemiz, bu rakam ve harften
olusan uçus numarasını kopyalıyorsunuz.
Daha sonra bu yazıyı karakter büyüklüğünü 72 (en büyük) yapiyorsunuz.
Yazı karakterini de "Wingdins" olarak ayarlıyorsunuz.


Karşınıza çıkacak olan manzaradan haberi olan var mıydı?

Çanakkale´de kaybolan alay

ÇANAKKALE´DE YOK OLAN ALAYI UFOLAR MI KAÇIRDI?

Mustafa Kemal´in gizli gücü UFO´lar mıydı? Bermuda Üçgeni bizde de mi var? İngiliz gizli belgelerinden alıntılar..

Anadolu UFO tarihçesini önümüze aldığımızda, en eski örnek olarak tarihçi Plutarch´ın yazdıkları karşımıza çıkar; Roma Generali Lucullus´un emrindeki lejyonlar, Pontus Kralı VI. Mithridates´in ordusu ile İÖ 72. yılında, Çanakkale yakınlarında karşı karşıya gelirler. Pontuslular´ın galip geleceği kesin gibidir çünkü sayıca üç misli öndedirler tam Roma ordusuna saldırıya geçecekleri sırada, gökyüzünde bir parlama olur ve silindir biçiminde, parlak gümüş renginde dev bir cisim yere iner. Her iki ordu da olayın karşısında, şoka girerler ve savaşı bırakarak geriye kaçarlar. Ötesi bilinmiyor.. İkinci olayımız daha yakın bir tarihten, 12 Ağustos 1915; Çanakkale´de Gelibolu Savaşları´nın tam göbeğindeyiz; 29 Temmuz´dan beri Suvla Koyu kıyısında bulunan İngilizler´in 4. Norfolk Taburu, 60.tepeye doğru yola çıkıyor. Taburu karşı tepede bulunan Yeni Zelanda 1.Sahra Birliği izlemekte. Norfolk Taburu, dere yatağına tırmanırken tepelerinde yere kadar inmiş bir bulut vardır. İngiliz askerlerinin öte yana geçmeleri için bulutun içinden geçmeleri gereklidir ve yollarına devam ederler yani buluta girerler. Ya sonra? İnanılması çok güç, yaklaşık 250 asker, karşı tepedeki Yeni Zelanda´lı askerlerin gözleri önünde tepenin bir yanından buluta girerler ama hiç kimse tepenin öteki yanında ortaya çıkmaz. Evet, yanlış okumadınız yaklaşık 250 ingiliz askeri, Çanakkale´de bir tepede yere inmiş bir bulutun içine giriyorlar ve bir daha da çıkamıyorlar.

Shipton ana´nın kehanetleri

"Kadınlar pantalon giyince; demirler suda yüzünce, insanlar suyun içinde yürüyüp, konuşunca; düşünceler havada uçunca; bu kehanetler yerine gelecek." Bu yazıda bir garip kadının sırrının aslında annesinden geldiğini hayretle okurken, kehanet sisteminin ardında bir başka, bir tuhaf, korkunç bir gücün bulunduğunu göreceksiniz. Gelecek görülebiliyor ama anlaşılamıyor, geleeceği görenler yaşamadıkları gerçekleri ve görüntüleri anlamıyorlar, anlamayınca da kendi çağlarındaki algı ve anlayış içersinde kalarak, öngörülerini iyice anlaşılmaz hale getiriyorlar. Bir düşünün, 1000 yıl sonrasını görsek acaba ne anlar, nasıl tarif eder veya tanımlardık... İngiltere Kralı 7. Henry´nin saltanat sürdüğü dönemde, 1486´da Yorkshire, Knaresborough´da yaşayan yetim Agatha Southeil adlı 16 yaşında bir kız vardı, tek başına sarp kayalıklarda dolaşır, kentteki Katolik cemaatinin yardımıyla karnını doyururdu. Bir gece, yıllar önce göç etmiş olan Mağribiler´in yaşadığı kulübenin yakınında uyumaya çalışıyordu. Kulübeden çıkan pelerinli ve şapkalı bir yabancı yanına geldi, genç kız adamın farkında değildi, görmeyen gözlerle karanlıklara bakıyor ve belki de günlerden beri süren açlığın acısından kurtulmaya çalışıyordu. Adam yanına gelip, burada ne yaptığını sorunca kendine geldi ve ağlamaya başladı. Yüzü belli olmayan pelerinli adam kolundan tutup kızı yerden kaldırdı, eli buz gibi soğuktu, karanlıkta görünen gözleri alev alevdi. Genç kız karşısındaki adamın yörede sık sık korkuyla sözü edilen Karanlıklar Prensi olduğunu düşünerek, dehşete düştü ve kaçmak istedi. Ama tam o anda Ay ışığı adamın yüzünü aydınlattı, karşısında çok yakışıklı bir genç bir delikanlı duruyordu. Yabancı gülümsedi; "Gözyaşlarını sil, artık talihin değişecek. Artık yoksulluk ve ümitsizlik çekmeyeceksin, ödülün zenginlik olacak, ağlama " dedi, sesi yumuşak, yankılı ve hipnotikti. Agatha içinin geçtiğini hissetti, uykusu gelmişti, garip adamın ne kadar yanında kaldığını bir daha hiç hatırlamadı. Gün doğarken uyandığında yanında kimse yoktu, olanların bir rüya olduğunu düşünürken yerde bir kese içine konulmuş altın ve bakır paralar buldu.

Meryem Ana Gizemi




Üçbin yıllık bir uygarlığın merkezi olan ölümsüz Efes´in hemen bitişiğindeki zümrüt dağa tırmanalım, şimdiki adı Bülbül Dağı, daha önce Panaya Kapulu denirmiş yani eski Anadolu Rumları burayı kutsal bilir, gelip ayinler yaparlarmış. Bülbül Dağı´nın tam tepesinde çok ama çok eski bir ev vardır ve işte bu evde bir büyük peygamberin Hz.İsa´nın annesi Meryem Ana´nın ölümünün son yıllarında yaşadığı ve öldüğü kabul edilir, bu inancın ne kadarı gerçektir? Tartışılır ama ortada bir başka ilginç olay var; İzmir´in Selçuk İlçesi´nin hemen yanıbaşında olan Bülbül Dağı´ndaki Meryem Ana Evi, nasıl bulundu biliyormusunuz? Tam bir Ruhçuluk olayı ile, 3500 km ötede yaşayan kötürüm rahibe Anne Caterina Emmerich tarafından. Olabilir diyeceksiniz ama dikkat edin, kötürüm dedim, Emmerich genç kızken geçirdiği felç sonucunda kötürüm kalmıştı, ölünceye kadar da ayağa hiç kalkamadı...





Anne Caterina Emmerich, mistik medyum olarak Parapsikoloji literatürüne de geçmiştir, kötürüm rahibe, bir tür transa geçiyor ve Hz.İsa veya Meryem Ana ile ilgili vizyonlar görüyordu, yarı uyku haldeyken gördüğü bu vizyonları anlatırken, dönemin şairlerinden Clemans Brentano Emmerich´in anlattıklarını yazdı İşte o yazılanlar veya sonraki Brentano´nun "Anne Caterina Emmerich´in Vizyonları" adlı kitabı şu andaki evin bulunmasını ortalama 200 yıl sonra sağladı. Bu kitapdan yola çıkan İzmirli bir grup dindar, Meryem Ana´nın evi olarak anlatılan evi, tam olarak Anne Caterina Emmerich´in anlattığı yerde buldular...




Meryem Ana´nın Efes´e gelip, son yıllarını yaşadığını ve de öldüğünü bir şekilde kanıtlayan bir çok belge var ama bütün bunlar uzun bir konu, teolojik ve antik metinler üzerinde tartışmalar getirebilir, kaldı ki bu tür metinlerin birbirleriyle olan çelişkileri de ayrı bir dert. Beni daha çok ilgilendiren bir diğer önemli bir gizem daha var; Hz.İsa´nın annesi eğer Bülbül Dağı´nda öldüyse ve eğer bu bir an bunun bir gerçek olduğunu düşünürsek, demek ki Meryem Ana burada bir yere gömülmüştür. Ev, Emmerich´in vizyonları sonucunda bulunduysa, mezar da bulunabilir? Böyle bir mantık sürdürürsek haksız sayılmayız, tekrar belirtiyorum tabii eğer bütün bunlar gerçekse. Böyle bir kesin cevap yok, belki de olmamalı diyorum bazen çünkü büyük dinsel kişiliklerin peygamberimiz Hz.Muhammed´in dışında hiçbirisinin mezarı belli değil veya Meryem Ana´nın şahsında, Müslüman Anadolu toprağı üzerinde evrensel barış tohumlarının atılması fikri belki de yanlış ya da zaman erken. Acaba, bunlar gerçek mi? Geleneksel inançların peşinden mi gidiyoruz yoksa işin içinde bilinmeyen birşeyler var mı? İkisi de mümkün, çünkü gerek Bülbül Dağı, gerekse de altta sözünü edeceğim Şirince Köyü bilinmeyen sırları saklıyorlar sanki. Zaten, bu kadar mistik duygunun çağlar boyunca biriktiği bir yerde, az birşey insan olsanız bütün bunları hissetmeniz olası değilmidir? Şöyle bir bakıp geçildiğinde veya gidildiğinde, Meryem Ana evi gezildiğinde mistik bir doyumla huzur bularak oradan ayrılırsınız. Ama aslında, olayın psikolojisi farklıdır, çünkü gerek söz konusu yöre, gerekse de Meryem Ana olayı, günümüzde dünyayı yönlendiren iki dev dinin İnsanlığı tek bir noktada buluşturduğu tek yer olduğu gibi, gezegensel barışın da elle tutulur biçimde yaşatılabileceği ender yerlerden biridir. Buraya kadar olan kısma bir mola verip, yine aynı bölgede olan konuyla içiçe bir başka yere geçelim.

Yine oralar gider veya yolunuz Güney Ege´ye doğruysa, o zaman Selçuk´dan geçmek zorundasınız. Selçuk´ da durun ve bu yazıyı anımsayarak önce şimdiki adıyla Şirince olan köyü ve sonra da yine şimdiki adıyla Bülbül Dağı´nı ziyaret etmeden geçmeyin. Şirince pek değil ama büyük bir ihtimalle Bülbül Dağı belki de çoğunuzun bildiği yerlerdir olsun, Selçuk ve Kuşadası yöresini ancak iyi bilenler Şirince´yi görmüş ve duymuşlardır. Şirince ya da eski adıyla Kirkince, Osmanlının Türk-Rum Egesi´nin yaşayan tek örneğidir, artık Rumlar orada olmasa da, anı hala sürer ve yine Şirince Meryem Ana ve Efes inancının öteki ucudur ama daha karanlık bir uç. Kaynaklar, Şirince´de Kurtuluş Savaşı öncesine kadar yaşayan Rumların her yılın 15 Ağustos´unda köyden kalkıp Bülbül Dağı´ra kadar süren bir kutsal yürüyüş ve kutlama yaptıklarını belirtiyorlar, bu gelenek Meryem Ana için yüzyıllardır yapılırmış. Bu bir kanıt mı? Bir inanç dün ortaya çıkmaz, şu anki haline gelmesi için yüzlerce yıllık bir alt yapısı olmalıdır ve zaten gerek Şirince, gerekse de Aziz Yuhanna´nın kiliseninin bulunduğu Selçuk, Hıristiyanlığın çok çok eskilerdeki doğum yerlerinden değiller mi? Meryem Ana geleneğinin Şirinceli Rumlara bu şekilde geçmesi olası değil mi?

Eski adıyla Panaya Kapulu ´ya yani Bülbül Dağı´na gittikçe artan keyifli virajlarla tırmanıp, Meryem Ana Evi´ne geldiğinizde, hele dönem turizm sezonu ise, bir tarafta haç çıkararak, rahiplerle beraber dua eden Hıristiyanları, bir tarafta ise Kuranı Kerim´in Meryem Suresi´ni, Fatiha ile beraber okuyan Müslümanları görürsünüz. Hz.İsa ve Hz.Muhammed bu küçücük taş yapıda kendinden sonrakilerin beceremedikleri bir şekilde ve aslında olması gerektiği gibi burada kucaklaşırlar, ortak noktaları ise kutsal bir kadındır; Meryem Ana yani bir ayrı dinin İslamiyet´in de kutsal kabul ettiği kadın..

Kimdir bu Meryem Ana? Bütün zamanların en tanınmış kadının o olduğu tartışılamaz, yanısıra bir peygamber annesi olmasının dışında, metafizik boyutları olan gerçekten yaşamış bir insanmıdır? Müthiş bir popülaritenin zirvesinde yaşayan bu kadın öylesine etkindir ki, zaman zaman oğlunun dinsel kişiliğinin dahi üzerine çıkmış ve hiçbir din ya da inançta raslanmayan bir kutsanma ile adına özel kiliseler, manastırlar kurulmuştur. Ne Hz.Muhammed´in, ne Hz.Musa´nın ne de Buda´nın dinlerinde böyle bir kutsal kadın tiplemesi yoktur.




İşte salt bu noktada Meryem Ana veya Bakire Meryem, 1991´in Aralık ayında Time dergisinde kapak olarak, tarihin ilk feministi ilan edildi, ona aftedilen kimlikler hep şaşırtıcıydı; "Evrenin Kraliçesi, Tanrı´nın Cariyesi, İki Alemin Tanrısalı, Bilginin Anası" gibi.. Ve tabii Madonna kimliği; (Aman dikkat, bu Madonna tanımı, şimdiki çılgın medya çıplağı Madonna değil, önemle duyurulur zira Madonna sözcük anlamında bakireliği ve arınmışlığı ifade etmekte,bizim sarışın pop kızımız ise tam aksini simgeliyor.) Yaklaşık bir düzine kaynak ve daha bir sürü araştırma Meryem Ana´nın Selçuk´a yani Antik Efes´e gelip yaşadığını ve orada yaşama veda ederek, gizli bir yere gömüldüğünü belirtiyorlar. Gizli mezarı şimdilik bir yana bırakacak olursak, Meryem Ana´nın Kudüs´den Efes´e getirildiği kesin gibi gözüküyor çünkü bu konuda ciddi kaynaklar ve kanıtlanmış tezler bulunuyor. 1896´da Papa 9.Pius´ un Bülbül Dağı´nı Hac Merkezi ilan ettiğinden bu yana, kurulan dernek ve vakıfların sayısı onları buluyor. Ve yine soruyoruz, bunlar gerçek olabilir mi diye?

Nasıl olmuş da Meryem Ana , 2000 yıl öncelerinde Kudüs´den yola çıkıp, buralara gelebilmiş? İncillerden biri olan Yuhanna İncili bize şu öyküyü anlatır, ama dikkat edin öteki üç İncil´de öykü böyle değildir. Hz.İsa çarmıha gerildikten sonra, son dakikalarını yaşarken ayağının dibinde havarilerinden John veya Yuhanna bulunur, Havari John Meryem Ana´yı ve Azize Mary Magdalena´yı son anda orada bulunsunlar diye getirmiştir. İşte tam o acı anda, Hz.İsa başını çevirir ve John´a annesini göstererek; "İşte senin annen.." ve sonra da annesine "işte senin oğlun.." der. Çizilen teolojik kişiliğe göre Havari John, efendisi İsa´ya saf ve katışıksız ve hatta militanca bağımlılığı olan biridir. O andan başlayarak John, İsa´nın emrini benimser, Meryem Ana´yı, Mary Magdalena´yı ve daha birkaç yakınını yanına alarak korumaya çalışır ama Kudüs, İsa´ya ilk inananlar ve yakınları için artık tehlikelidir. Gerek fanatik Yahudiler, gerekse de egemen Romalılar göz açtırmamakta ve yakaladıklarını öldürmektedirler.

Sonuçta John kutsal kadınları yanına alarak, Kıbrıs üzerinden Anadolu´ ya uzanan yola düşer, 2000 yıl öncelerinin dünyasında çok önemli bir liman kenti olan, ticaret merkezi Efes´e kadar gelirler. Neden mi Efes? Çünkü Efes o yıllarda tam bir megapolisdir ve herkese açıktır. Üstelik belli bir anlamda da orada düşünce özgürlüğü vardır, ayrıca da İsa ve yarattığı olaylar henüz oralarda etkin ve duyulmuş değildir. Kaynaklara göre Meryem Ana ve yakınları Efes´e gelerek, gözden uzak, güvenli ve huzurlu ve aynı zamanda da kente ve limana hakim olan Bülbül Dağı´na yerleşirler, John efendisinin annesine küçücük bir taştan ev inşa eder, işte bu ev bugün ziyaret edilen evin bulunduğu yerde yapılır, şu an ziyaret edilen ev, John´ un yaptığı ev değildir, aynı yere yaklaşık 300 yıl sonra yapılan kilise yapısıdır. Yani John´un Meryem Ana için yaptığı evin temellerinin üzerine yapılan yapıdır, araştırmalar bunları gösterir.

Acaba, Yuhanna´nın yazdığı İncil, kendine özel konum yaratmak için taraflımıdır? Böyle olmuş olabilir mi? Ayrıca, İncillerin asıllarını hiç görmediğimiz için kuşkulanabilirmiyiz? Bilimsel olarak evet, Yeni Çağ mantığı ile yine evet ama kutsal metinlere inanırsak, kural gereği hayır, kısacası öykü budur ve Meryem Ana burada ömrünü bitirip ölmüş olmalıdır ama buna karşın tekrar Kudüs´e geri döndüğünü yazan dinsel iddialar ve karşıt görüşler de vardır. Neyse, biz yine eve geri dönelim..

Bu ev nasıl bulundu sonusuna dönerek öyküyü tamamlıyalım. Galiba işin en doğa ötesi yanı burada başlıyor. Çünkü evi ve evin yerini, oraya 3500 km uzaklarda yaşayan ve kötürüm olduğu için yaşamı boyunca evinden dışarıya hiç çıkamayan bir alman rahibesi, vizyonlar görerek buldu. Anne Caterina Emmerich, Almanya´da Westfalen´de Flamsk´ da 1774´de doğdu ve 1824´de Dülmen´de öldü. Genç kızlığında geçirdiği bir hastalık sonucunda kötürüm kaldı ve bir daha hiç ayağa kalkamadı, onun vizyon denen uyanıkken gördüğü hayallerle yerini gösterdiği ve buldurduğu ileri sürülen Meryem Ana Evi´nde yüzyıllar sonra sayısız yürüyemeyen hasta şifa bulacak ve iddialara göre belgelerle kanıtlanacaktı. Emmerich, yatağında vizyonlarını anlatırken, yanında bulunan Clemens Brentano adlı Alman ozanı, tüm söylediklerini yazdı ve bir kitap haline getirdi. Bu kitap bir zaman sonra basıldı ve Kilise literatüründe yerini aldı, artık yüzyıllar boyunca okunacaktı. Brentano´ nun kitabı sonraki yıllarda olay oldu ve 1891 yılında İzmir Koleji Müdürü Paulin, kitabı okuyunca şok geçirdi. Çünkü Emmerich´in vizyonlarında adı geçen Panaya Kapulu Dağı´nı biliyordu, o yıllarda adı Kirkince olan Şirince Köyü´nün Rum sakinleri dağa giderek dini törenler yaptıklarını da biliyordu, öyleyse Emmerich, vizyonlarında Meryem Ana´nın 15 Ağustos´da öldüğünü söylüyordu. Öyleyse doğru söylüyordu. Ama nasıl? Ömrü boyunca Almanya´nın küçük bir köyünden hiç ayrılmamış, kötürüm bir kadın, binlerce kilometre uzaktaki yöresel bir geleneğin yıldönümünü nasıl bilebilirdi?

İşte, Selçuk Bülbül Dağı´ındaki Meryem Ana Evi ile ilgili inancın ilk soru işareti buradadır, çünkü tüm inanç Emmerich´in söylediklerinin üzerinde gelişir. Acaba, kötürüm rahibenin söylediklerini kitap haline getiren Brentano´mu eklemeler yaptı? Peki, Brentano Bülbül Dağı´nı ve Şirince´yi nasıl bilirdi? Ya da kitap, salt Brentano´nun değil de, Vatikan´ın veya dinsel bir grubun Batı Anadolu üzerindeki Hıristiyan emperyalizmine yönelik planının bir parçası mı?

Hemen ikinci soru işaretine geçelim; İzmirli Paulin ve arkadaşları uzun aramalar sonunda tam kitapta anlatıldığı gibi önünde bir dere akan, ağaçlar arasında, tarif edilen kaya ve çalı kümeleri içinde bir evin temellerini bulurlar, ortalık ayağa kalkar, peşpeşe gruplar gelir ve Meryem Ana´nın burada yaşadığı inancı inanılmaz bir hızla yayılır. Daha sonra uzmanlar, bulunan yıkıntının Milat´dan yüzyıllar sonrasında yapılmış bir Bizans kalıntısı olduğunu söyleyeceklerdi ama bunun üzerinde pek durulmadı çünkü bulunan Bizans yapısı, daha eski bir temelin üzerine yapılmış, deniyordu. Gerçekten de, gerek Paulin, gerekse sonra araştırmacılar ortaya bir çok belge de koymaktadırlar, bazıları çok ciddi olan bu belgelere göre, Meryem Ana Efes´e gelmiş ve orada yaşamıştır. Ama resmi tarihte böyle bir referans yoktur, kaynaklar genel olarak teolojiktir, hemen hemen kesin olan şey Aziz Yuhanna´nın Efes´e geldiğidir, ya da adı Yuhanna olan ve Hıristiyanlığı vazeden birinin. Ve bu adamın yanında bazı kadınlar vardır, biri de Meryem´dir ama hangi Meryem? Yaklaşık 2000 yıl öncesinden söz ederken, ne yazık ki gazete arşivlerine bakamıyoruz, ancak söylentilerle yetinebiliriz ve uzak geçmişin söylentileri inançlarla bütünleşmiştir, artık onları birbirlerinden ayırmanız ve netleştirmeniz mümkün olamaz. Meryem kimliğine yine döneceğiz.

Paulin ve sonraki yandaşlarının çabaları sonucunda Meryem Ana Evi kısa zamanda bir turizm ve şifa merkezi haline geldi. Papa tarafından evin Meryem Ana´nın evi olduğu ve bu yüzden de Kutsal Hac Merkezi olduğu ilan edilinceye kadar olaylar böyle gelişti. Politik çevreler, geçen yıllar içersinde olaya iki zıt açıdan yaklaşıyorlardı, ilki yüzyıllardır süren Yunan menşeli Megaloidea´nın bir parçasıydı bu, nitekim 1985´lerde Meryem Ana Evi ile ilgili dokümanter bir film projesini TRT´ye sunduğumda yetkililerden "Türk topraklarını Hıristiyan dünyasına hedef göstermek mi istiyorsunuz.." cevabını bizzat almıştım.

Eski İyonya, şimdiki Batı Anadolu Kurtuluş Savaşı´ndan beri bu kavganın odak yeri değilmiydi? İkinci görüş ise, Meryem Ana Evi´nin turizm yönünden paha biçilmez bir yer olduğuydu, bu da bir gerçek çünkü her yıl büyük bir turist-hacı kitlesi Bülbül Dağı´na akmakta. İzmir´de bulunan ve genelde eski levantenlerin elinde bulunan Meryem Ana Derneği ve arka plandaki Amerikan menşeli Quatman Vakfı hem Ev´in, hem de Selçuk´da bulunan Aziz Yuhanna Kilisesi´nin bakım, onarım, personel gibi giderlerini karşılıyorlar, Dernek´de Selçuk Belediyesi payından ve diğer yasal çıktılardan sonra kalan belli bir payı almakta. Turizm gelirinin yanısıra, ciddi bir bağış gelirinin olduğu görülüyor. Aslında ortada hiç de azımsanamayacak gelirler vardır. Demek ki, turizm açısından Meryem Ana Evi gerçekten çok önemli bir yer ama öteki görüşe yönelir ve Türk-İslam topraklarında bir Hıristiyanlık merkezi olmaz, dersek doğru mu düşünürüz?

Hayır, artık Haçlılar çağında değiliz, kimse kimsenin toprağına dinsel nedenlerle saldırmıyor, hoş Bosna´daki gibi etnik ve dini bahanelerle veya Güneydoğu Anadolu´da olduğu gibi etnik mazeretlerle petrol ve suya yönelik ekonomik çıkarların örtbas edildiğini görmüyor değiliz ama bunları artık aklı başında olan hiçkimse yutmuyor, tabii oralardaki militarist duygularla kandırılmış insanların dışında. Hıristiyan dünyası, geçmişte yaptığı gibi yine "Allah´ın oğlunu ve anasını kurtaralım.." saçmalığını kolay kolay bir daha yapmayacaktır ama politika saçmalığının nelere malolacağı da hiç bilinemez.

Kısacası, Meryem Ana Evi, bir turizm merkezi olarak ve daha da ötede dinsel turizmin gücü düşünüldüğünde Hac Merkezi olarak çok önemlidir, hatta Türk Hükümetleri buraya çok daha fazla önem vermeli ve işin promosyonunu dışardakilere bırakmayarak ciddi biçimde üslenmelidirler. Arabistan´ın, Vatikan´ın, Hindistan ve Güney Fransa´ın din turizminden veya Hac turizminden neler kazandığını iyi biliyoruz. Neyse.. Birinci sorumuz ile lişkisi olan ikinci sorumuz, Paulin ve arkadaşlarının mı bu senaryoyu hazırladıkladır? Yukarda anlattıklarıma bağımlı olarak tabii..




Eğer, Clemans Brentano bunları yakıştırmadıysa, Paulin ve arkadaşları Brentano´nun kitabına göre oturup bunları yakıştırıp, planlamadıysalar veya Vatikan menşeli bir plan yoksa, o zaman ortada Emmerich adlı Parapsikolojik bir olay kalır. Kötürüm Rahibe, binlerce km. uzaktan, hiç görmediği bir yeri görmüş ve binlerce yıl önceki olaylara vizyonal olarak tanık olmuştur. Bu yaklaşım, bu kitabı göre imkansız sayılmaz çünkü benzeri ciddi vakalar vardır, tek handikapı çok eskilerde olmuş olması ve inanç sistemiyle çakışmasıdır. Dinsel medya çok aldatıcıdır, yüzyıllardır İtalya´da Turin´de bulunan ve Hz.İsa´nın Kefeni diye milyonlarca insana sunulan bez parçasının geçen yüzyıla ait olduğu uzmanlar tarafından ortaya çıkarılınca, insanlar şok geçirmişti. Ciddi iddiaların, inançlarla karıştırılmaması gerekir, Amerika´da bazı şarlatan din adamlarının cam bir şişedeki adi suyu, Meryem Ana´nın rahminin suyu diye yutturmaya kalkıştıkları bilenen olaylardan sadece biridir. Geçmişte olanlar bizler için karanlıktır, önceki bölümde üzerinde durduğum gibi Tarih sadece kuşkudur ve yanlıdır. Bir an için uygarlığın yokolduğunu ve geriye sadece Türkiye Gazetesi´nin veya Marx´ın "Kapital" inin kaldığını düşünün, bu iki taraflı ve ideolojik anlatım biçimi geleceğin insanlarına bizi nasıl gösterecektir?

Bin yıl sonra, gereken kaynaklar yokolursa, acaba Mihail Gorbaçov, Marx adlı peygamberin kutsal kitabını ve inancını yokeden inançsız ve kötü kral olarak mı tanımlanacaktır? Aynen Tevrat´daki hikayelerde olduğu gibi.. Ya da, Tansu Çiller ikibin yıl sonra Türkiye adlı bir yerde, erkeklerin hegemonyasını yıkıp, kabilesine iyi bakan amazon Kraliçe olarak mı anımsanacaktır? Veya Cem Boyner, Musa´ya karşı çıkan tüccar öyküsünde olduğu gibi, Kutsal Kraliçe´nin yasalarına çıkan bir hain olarak mı bilinecektir? Bizler, çok uzak geleceğe belki daha kalıcı şeyler bırakma şansına sahibiz, basılı kitaplarımız, filmlerimiz falan var ama bunların da ikibin sonrasına kalıp, kalmayacaklarını açıkçası henüz bilmiyoruz. Hepsi bozulup, yok olabilirler veya çok uzak geleceğin teknolojisi bunları anlamayabilir. O zaman ne olacak?

Geçmişle ilgili çok az şey biliyoruz, son iki yıldon bu yana birçok Batı ülkesinde Hz.İsa ve Meryem Ana ile ilgili ciddi araştırmalar başlatıldı, kaynaklar didik didik ediliyor. Hatta, bazı araştırmacılar o kadar ileri gittiler ki, İsa´nın yaşamadığını, Hıristiyanlıkla bir ilgisinin bulunmadığını ve Meryem Ana´nın bakirelik inancının boş olduğunu ileri sürdüler. O´nun bir simge hatta yaratılan kişiliğin ilk feminizm hareketi olduğu bile iddia edildi. Hz.İsa´nın tarihsel kişiliği gerçekten de belirsizdir, zaten tüm yaşayan dünya dinleri içinde İslam Peygamberi Hz.Muhammed´den başkasının yaşadığı bilimsel olarak kesinlikle kanıtlanamıyor. Hz.Musa tamamen belirsizdir, zaman zaman uzmanlarca Tek Tanrı inancını ilk kez ortaya atan Firavun Akneton´la karıştırılır, başta Velikovsky olmak üzere bazı bilinmeyenciler Nil´in ikiye ayrılması ve Musa´nın kıtlık, Nil´in renk değiştirmesi gibi dinsel mucizelerinin Mısır Tarihi´ndeki yerlerini araştırırlar ama kesin bir yere varılamaz.

Hz.İsa´da böyledir, günümüze ulaşmış, bilinen en iyi yazılı tarihlerden birisi Roma Tarihi´dir, öylesine ki 2000 yıl öncesinde Romalılar, Roma´dan Filistin´e kaç kilo tahılın, hangi gemi ve kaptanıyla, hangi tarihte yollandığını ve ne zaman ulaştığını dahi kaydetmişler. Ama bu kayıtlarda, yeni bir dinin kurulduğu ve gerçek Yahudi adıyla "İesus" yani İsa diye birinin peygamberlik iddiasında bulunduğuna raslanmaz. Zaten etnik ve teolojik olarak İsa kişiliği, ailesiyle beraber Yahudidir ve birçok kaynağa göre de o dönemler Roma Emperyalizmine karşı Yahudi direnişinin yoğun olduğu ve gizli örgütlerin kurulduğu çağdır. Bu örgütlerin en ünlüsü de Essenerler´dir, aynı zamanda da mistik bir gizem örgütü olan Essenerler, Roma´ya karşı bir tür terörizm uygulamalarının yanısıra, Mısır hatta İskenderiye kökenli Hermetik Filozofi öğretisine bağımlı, İonik ve Eluisyan ritüeller uygulayan katı bir tarikattır, İncil´deki Hz.İsa´nın çöl sınavında ve dağdaki ünlü konuşmasında bu izler açıkça görülür.

Barış ve sevgi sembolü olarak sunulan aslında Hz.İsa pek öyle değildir, yine İncillerde ünlü Süleyman Tapınağı´nın önünde kapitalist ve sömürücü düzeni simgeleyen sarraflara saldırır, sopayla tezgahlarını kırar ve altınlarını halka dağıtır, sonra da "..size ben kılıç getirdim.." der, zorluk, sıkıntı, mücadele ve eylem önermektedir, hiç de öyle tokata karşı öteki yanağını uzatacak biri değildir. Açıkçası, Mısır döneminden bire yaşanan emperyalizme karşı sosyalist bir hareket vardır ortada, zaten Hz.Musa öyküsünde de ezilen Yahudi toplumunun, ezen soylu Mısır kast sistemine ve simgesi olan firavuna baş kaldırması anlatılır. Aynı kavramı yüzyıllar sonra iki dini de kabul edip, İslamiyet çizgisinde sosyal ve hukuksal eşitliği vazeden Hz.Muhammed sürdürecek ve daha etkin olacaktır. Sonuçta, her üç peygamber de ezilmişliğin, sömürünün, sosyal ve hukuksal adaletsizliğin savunucusudurlar, teolojik yöntemlerinin ve kişiliklerinin yanında üçü de düzene baş kaldırmış ve şiddete baş vurarak amaçlarına yönelmişlerdir. Tanrısal ilişkileri ve mucize olarak tanımlanan hareketleri apayrı bir konudur, bunu idrak etmemiz ve bilim terazisine koymamız bu gün için mümkün olamaz. Demek ki son söz olarak peygamberlerin kendi dönemlerinin Yeni Çağcıları olduklarını söyleyebiliriz.

Çok dikkat çekici bir yerdeyiz, çağdaş pozitif bilim sadece parapsikolojik değil, tüm bilinmeyenlerin ve de teolojinin de karanlık, müphem, mantığa uymayan yönlerini gözden geçiriyor, doğruyu bulmaya çalışıyor. Bunu yapaken, özgür inancın dokunulmazlığını da unutmamak gerek, öylesine hassas bir dengenin kurulması lazım ki, hem toplumun inancı korunacak, hem de şiddeti, bağnazlığı ve cehaleti teşvik eden unsurlar ayıklanacak, işte Yeni Çağ misyonunun temel işlevlerinden birisi bu.

Emmerich´in daha doğrusu Brentano´nun kitabı bu kadarla bitmiyor, asıl şok daha ilerki sayfalarda, zira özgün adıyla Dülmen Rahibesi, Kutsal Anne´nin ölümünü ve nereye, nasıl gömüldüğünü de anlatıyor. O sayfalara kadar anlatılan ve yazılanlar eğer doğruysa, bu da doğru olabilir, hem Brentano´da, hem de destekleyen diğer kaynaklarda, Meryem Ana´nın Efes´de 63 yaşında öldüğü ve Havari John yani Yuhanna tarafından gizli bir yere gömüldüğü iddia ediliyor. Daha sonra John´unda Efes´de ölerek ve şimdi Selçuk´un içinde bulunan ve üzerine kilise yapılan yere gömüldüğü iddiasında olduğu gibi, yani Kutsal Anne Meryem Ana nin yakınına..

Gerçek böyleyse, sonuç inanılmaz olabilir eğer birgün Meryem Ana´nın mezarı ortaya çıkarılırsa, iki büyük din, ortak olarak kutsal kabul ettikleri kadının huzurunda bütünleşebilirler ve acaba o gün dinsel ayrım ve düşmanlık yok olup her iki dinin de gerçekte aradığı ve vazettiği barış gerçekleşir mi? Meryem Ana´nın mezarının kulağımıza gelen söylentilere göre yeri biliniyormuş ve uygun zamanın gelmesi bekleniyormuş. İlginçtir, kitabmın başlarında sözünü ettiğim İzmirli Ruhçuların bir kısmı da bu işin içinde, şimdi yaşamayan eski Selçuk Belediye Başkanı Cahit Tanman ve birlikte olduğu bir grup İzmirli Ruhçu, Meryem Ana Mezarı konusunda yıllarca adeta bir misyon sürdürdüler. Meryem Ana´dan ruhsal tebliğler alındı, mezarın yeri öğrenildi ama açıklanması yasaklandı, hatta Başkan kazı yapmaya niyetlendiği gece vefat etti gibisinden birçok öykü kulaktan kulağa yayıldı. Ruhçular istedikleri zaman sıkı misyonlar oluştururlar ama gerçeğin nerede başlayıp, bittiği anlaşılamdığından çoğu zaman kendi oluşturdukları misyonun içinde de kaybolurlar. Burada da öyle oldu ve ciddi araştırma çabalarıyla, misyonik inançlar karışarak kemikleşmiş bir mit oluşturdular. Öylesine ki, bizzat ağızlarından dinlediğim kadarıyla, Gazeteci Mete Akyol ve İzmirli Araştırmacı yazar Yaşar Aksoy´da o dönemlerde Meryem Ana Mezarı konusunda önemli deneyler yaşadılar ve inandılar.

Ne mi bekleniyor? Kimbilir, belki Emmerich tarzı bir vizyon veya bir başka fizik ötesi bir olay ya da, başka bir bilinmezlik, belki de bir raslantı.. Zaten bilinmeyen, bilinenin içinde değil mi? Bütün bunlar yüzlerce kitabı dolduran bir konunun mini özeti ama çapı ne olursa olsun, olayın gizemi ve çarpıcılığı değişmiyor. Herşey bir yana, dedim ya yolunuz oralara düşerse önce bir Şirince´ye çıkın, uygarlık adlı beton ve çelik salatasının henüz tecavüz edemediği yemyeşil, sevecen bir köyü birkaç saat için bilinmeyen duygularla yaşayın.

Sonra Bülbül Dağı´na veya Panaya Kapulu´ya çıkın ve çıkarken o sarhoş edici virajların birinde bir mola verip, yükseklerden Efes´i ve mavi pırıltılı Arşipel´i seyredin, aynen ikibin yıl öncelerinde Aziz John ve arkadaşlarının yaptığı gibi.. Belki de gerçekten Meryem Ana ikibin yıl evvel Efes´i ve uygarlıklar denizi Ege´yi seyrederken çok uzaklarda kalan oğlunun anısına tam oradan gözyaşı dökmüştür. Kim bilebilir ki?

Bütün bunlar gerçek mi? Herşey bir kurgu dahi olsa hiç önemi yok, hatta, Meryem Ana´nın kimliğini ve gerçekliğini tartışsak dahi yine önemi yok, çünkü önemli olan hümanist boyut, önemli olan barış ve sevgi için her yolun denenmesi.

Japonya da Şehitlerin Yağdırdığı Yağmur

Birkac yil önce Temmuz ayinda Japonya’ya gittim.
Benim icin hazirlanan programa, 1890 yilinda Ertugrul faciasının Firkateyni yasandıgı ve 587 Osmanli askerinin sehit oldugu Kusimoto sehrini ziyaretde
dahil edilmisti. Japonya’da yasayan gazeteci bir arkadasim Kusimoto’ya ne zaman bir Turk gitse (yilin hangi mevsimi ya da hangi ayi olursa olsun)
yagmur yagdigini söyledi. Ona göre bu yagmur, orada yatan askerlerin
bir Turk gördugu icin aglamasindan kaynaklaniyordu. Buna bizzat kendisi de sahit olmus.Bu olayin tek istisnasi, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutani Guven Erkaya’nin ziyareti sirasinda yasanmis.Bunun nedenini de, “Asker komutaninin önunde aglamaz”diye aciklamisti. Acikcasi anlattiklarina gulup gecmistim. Ta ki asiri sicak ve gunesli bir gunde,sehitler icin dikilen anita cicek birakirken aniden
bastiran yagmurun altinda sırılsıklam olana kadar.Dusundukce hala tuylerim diken diken oluyor ve gözlerim doluyor.

Ruh Çağırma

Bundan beş altı yıl önce, ben daha o zamanlar 14-15 yaşlarında iken, bir yaz günü aynı mahhallede oturduğum bir arkadaşımın evinde 4-5 kişi ruh çağırmak için taplanmıştık. O zamanlar da bu ruh çağırma olayları çok moda idi. Herkes birbirine hikayeler anlatıyor, ruh çağırıyor, başından geçenleri anlatıyor ve çoğu zaman da korkutmak için kafadan atıyordu. Yani şahsen ben hiç inanmıyordum. Bir çok defa da ruh çağırmıştık ve hepsi fiyasko idi. Hatta bir çoğunda aramızdan birini kurban belirleyip onu korkutuyorduk. Ortada bir şey yokken ruh gelmiş gibi yapıp o seçilen arkadaşımızı korkutmak için ruh çağırıyorduk.
Herneyse, fakat bu son ruh çağıracağımız zaman gerçekten aramızda, ne seçilmiş bir kurban, ne de numara çeken biri vardı! Saat gecenin üçüydü ve arkadaşımızın anne ve babası uyuyordu. Biz de evin oturma odasına tam teşkilat yerleşmiştik. Gerçekten herkes o ortamdan biraz da olsa ürkmüştü ve herkes cidden ruh çağırmak istiyordu. Derken hazırlıklar bitmiş ve Klasik ruh çağırma olayı başlamıştı. Üzerinde harfler ve birtakım gerekli yazılar falan bulunan büyük karton kutu, üzerinde okunmuş fincan, dualar falan işte herşey hazırdı ve herşey ciddi bir şekilde yapılıyordu. Ben de biraz gerilmiştim artık çünkü herşey gayet ciddi ve bilinçli idi. Ne kadar da inanmasam böyle şeylere gene de ya gelirse diye bir heyecan vardı içimde.
Artık ruhun gelmesini bekliyorduk. Herşey yapılmış, ruh belirlenmiş, dualar okunmuş, herkesin işaret parmağı fincanın üzerinde bir hareket bekliyorduk. 10 dakika geçmeden fincan kıpırdamaya başladı. O anda herkes bir birine suç atmaya başladı, parmağınla kıpırdatma şu fincanı, ben kıpırdatmıyorum ya gerçekten kim kıpırdatıyor gibisinden ama kimse kıpırdatmıyordu! Derken sorular başladı ve fincan bize bu soruları cevaplıyordu. Yanıtların hepsi doğruydu! En son artık öyle sorular soruyorduk ki aramızdaki şahısların bilemeyeceği türden şahsi sorular, fakat onları da biliyordu! Çok korkmuştuk!
Evin sahibi olan arkadaşımızın böyle şeylere çok zaafı vardı ve çocuk birden ağlamaya başladı! Bu arada belirteyim ruh çağıranların ben dahil hepsi erkek. Çocuk çok kötü olmuştu ve kurban olarak seçilenin kendisi olduğunu sanıp bize yalvarıyordu. Artık oyun oynamamızı, çok korktuğunu, bu kadarın aşırı olduğunu söyleyip duruyodu ve ağlıyordı! İşte o an korkum 2 ye katlanmıştı. Atık ruhu göndermeye çalışıyorduk ama o da gitmiyordu. Ruh gitmeden de fincanı kaldıramıyorduk. Ev sahibi arkadaşımız git gide fenalaşıyordu ve resmen ağlıyordu haykıra haykıra, benim de gözlerimden yaş gelmedi desem yalan olur yani!!
Öyle bir an oldu, arkadaşımız dayanamadı artık ve herkese küfrederek fincanı kaldırdığı gibi pencereden dışarı yola fırlattı. Fincan kırılmıştı. Böylelikle ruh çağırma olayı da bitmişti tabii ama herkesin içinde bir endişe vardı ve o arkadaşımıza ne yapıyorsun sen gibisinden bakıyorduk endişeli gözlerle. Ev sahibi arkadaşımız hala daha sövüyordü ve siz arkadaş değilsiniz diye hem bize hem de ruhlara kadar sövüyordu. Allahtan anne babası gürültüye uyanmamışlardı. Bizde daha fazla gürültü rezalet çıkmadan yavaş yavaş evlere dağılmanın iyi olacağını anlamıştık. Öyle böyle herkes kendi evine gitti ve yattık uyuduk.
Ertesi sabah kalktığımda mahallede bir bağırışmanın olduğunu duydum. Bu sesler ruh çağırdığımız arkadaşımızın evinden geliyordu. Herkes ağlıyor, bağırıyor ve sağa sola anlamsızca koşuyordu! Ben resmen şok olmuştum! Ruh çağırdığımız evde oturan o arkadaşımızın babası uyurken sabaha karşı kalp krizi sonucu vefaat etmişti…

Aynanın Sırrı

Adamın biri, ilk defa gittiği şehrin tarihi çarşısına uğradığında, bir dükkana girerek;
- Hatıra eşya almak istiyorum, demiş.Ne tavsiye edersiniz?
Dükkan sahibi yaşlı zat,adamı tepeden tırnağa süzüp:
- Buranın en meşhur malı, aynalardır evladım, demiş. Ama onları almaya güç ister.
Adam, hiç düşünmeden:
- Ben, yaşadığım şehrin en zengin insanıyım, diye atılmış. Benim için para önemli değil.
İhtiyar, dudak büküp:
- İnşaallah gücün yeter, demiş. Çünkü padişahlar bile alamadı onları.
Adam, ses tonunu iyice yükselterek:
- Benim elde edemeyeceğim şey yoktur!..diye direnmiş. Fiyatları ne kadar?
İhtiyar adam:
- Seçeceğin aynaya bağlı, diye gülümsemiş. nümüze ait aynaları normal fiyata alabilirsin. Fakat eski aynalar pahalıdır.Hele hele antikalara gücün yetmez. Ama geleceğin aynası bedavadır, fakat onu görsen pek beğenmezsin.
Adam, bu sözleri pek anlamamış. Ama merakından çatlayacak gibiymiş. Aynaları bir an önce görmek istediğinden, yaşlı adamın koluna girip,dükkanın arka bölümüne geçmiş.
Yaşlı adam, elindeki baston ile işaret ederek:
- Sana ilk önce günümüze ait aynayı göstereyim, demiş.Çerçevesi gümüştendir. Fiyatıysa sadece üç altındır.
Adam, duvarda asılı duran kristal aynayı kısa bir süre incelemiş. Ve ona bakarak saçlarını düzelttikten sonra:
- Bunun bir özelliğini görmedim, demiş. Evimde de bundan üç dört tane var.
Yaşlı adam, seke seke ilerleyerek:
- O halde bu aynaya bak!.. demiş. Çeyrek asır öncesine aittir. Çerçevesi bakırdandır. Fiyatı ise yüz kese altındır.
Adam:
- Herhalde şaka yapıyorsunuz, diye gülümsemiş.Böyle basit bir ayna,on altın bile etmez.
İhtiyar adam:
- Ben sana söylemiştim!.. diye kızmış. İsterseniz vazgeçin.
Adam, iş olsun diye aynaya baktığında, bağırmamakiçin kendini zor zaptetmiş. Gözlerini ovuşturarak baktığı aynadaki görüntü, onun yirmibeş yıl önceki haline aitmiş. Ne başının büyük bölümünü saran beyaz saçlar varmış bu görüntüde, ne de yüzünü kırış kırış eden derin çizgiler.
Adamın aynaya takılan gözleri, biraz sonra fal tşı gibi açılmış. Çünkü aynadaki gençlik görüntüsünün hemen arkasından,sevdikleri geçiyormuş birer birer.
Büyük bir dehşet içinde:
- Aman Allah’ım!.. diye bağırmış.Bu geçen,kız kardeşim değil miydi? Hem de henüz kanser olmadan önce.
Daha sonra, en sevdiği teyzesi ve dayısı da geçmişler, adamın görüntüsü ardından. Her ikisi de, çeyrekasır önceki halleriyle.
Adam, dayanamayıp başını çevirmiş aynadan. İhtiyar, ona sokulup:
- Bu işten vazgeç!. demiş.Zaten bir çok insan da öyle yaptı.
- Hayır!. diye itiraz etmiş adam. Kardeşimi özlemiştim, dayımla teyzemi de.
- Peki!. demiş ihtiyar. Şu gördüğün bir antika aynadır. Çerçevesi ahşaptır. Değeriyse bin kese altın eder.
Adam,oraya doğru ilerlerken,korkusundan vazgeçmiş. Ama merakını yenemeyip aynaya baktığında, küçük bir çocuk gibi çığlık atmış. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyormuş karşısında. Soluk yüzlü, incecik, dişleri dökük ve saçları dağınık bir çocuk.
- Aman Allah’ım!.. diye bağırmış. Bu benim çocukluğum. Cebimdeki sapan bile duruyor.
Adam, biraz sonra sendeleyerek duvara tutunmak zorunda kalmış. Bu sefer, 30-35 yaşlarındaki halleriyle annesi ve babası geçiyormuş geriden. Daha sonra da, nur yüzlü dedesi. Annesi, her gün defalarca yaptığı gibi, öpüvermiş onu yanağından. Babası ise, er zamanki şakacılığıyla, ensesine bir şaplak atmış yavrusunun.
Adam, kaçarcasına uzaklaşmış oradan. İhtiyarın yanına yığılmış ağlayarak.
Yaşlı adam:
- Gerçek aynalar böyledir evladım!.. demiş. Bu yüzden de ulaşılmaz onlara.
Adam, biraz olsun kendine geldiğinde, dükkandan atmak istemiş kendini. Fakat tam çıkacakken:
- Bedava aynalardan söz etmiştiniz, demiş. Onu da merak ettim.
İhtiyar adam:
- Ona hiçbakma evlat!. diye atılmış. Bu gün çok fazla yoruldun, kalbin dayanmaz.
- Mutlaka bakmalıyım!. diye ısrar etmiş adam. Gördüğüm şeylere artık alıştım.
Yaşlı adam, çaresiz kabul etmiş ve duvarlara asılanlardan farklı olarak, dükkanın döşemesi üzerine indirilen bir aynayı gösterip:
- İşte bu da geleceğin aynası!. demiş. Çerçevesi altından olup bedavadır. Ama onu hiç kimse almadı.
Adam:
- Geleceğin aynası ha!.demiş.Üstelik de altından ve bedava…
İhtiyar, hiç sesini çıkartmamış. Adam ise, emin adımlarla aynaya doğru ilerlemiş ve bakmak için yere eğildiğinde oracığa yığılıp kalıvermiş.
Yaşlı adam:
Geleceğin aynasında ne göreceğini tahmin etmen ve ona göre hazırlıklı olman gerekirdi evladım, demiş. Senin de gücün yetmedi demek ki…
İhtiyar adam, müşterisinin cansız vücudunu kucaklarken, onun ayndaki görüntüsüne bakmış.
Kuru bir iskelet görünüyormuş…

Ölünün Yardımı

Bir Ölüden Yardım: 17 Ağustos depreminde ve sonrasında meydana gelen bir çok olayı televizyon ve gazetelerden tanık olmuşsunuzdur. Ben de televizyonda seyrettiğim bir olayı size anlatmak istiyorum. Depremden sonra bir çok insan evsiz kalmış ,ailesini yitirmiş ve yardıma muhtaç hale gelmişti işte böyle bir durumda hayır severler hemen bölgelerdekilerin yardımına koşmuştu. İstanbul’da oturan orta halli bir ailenin çocuğu olan Mustafa babasının arkadaşının yardım göndermek istediğini bölgedeki insanların her türlü yardıma muhtaç olduğunu duyunca ve de babasının yoğun ısrarlarına dayanamayınca arabasının bakıma vermekten vazgeçip hemen yola koyulmak üzere hazırlıklara başladı fakat bilmediği bir şey vardı arabasının çok önemli bir kusuru vardı ve bu kusur onu ölüme bile gotururdu. İnsanlara yardım etmek için arabayı bakıma sokmadan gittiği için bu arızayı öğrenememişti. Ve yola çıktı hiç durmadan gidiyor ve içinde insanlara yardım etme hazzını hissediyordu. Yolda arıza gittikçe arttı fakat arıza arabanın tekerlerinde olduğu ve çok hissedilir olmadığı için farkına varamadı. Hava karamak üzereydi lastiğinin kabaklaştığının farkına vardı hemen indi arabasının arkasına gitti ve yedek lastiği aradı daha fazla yük alabilmek için çıkardığını hatırladı ve kahroldu kim bilir kaç insan bu yardımı dört gözle bekliyordu. Birden yolda tamirci elbisesi giymiş bir adamın geldiğini gördü ve de elinde bir lastiğin olduğunu adam az ileride lastiği patlamış birine gotürdüğünü söyledi. Mustafa ona derdini anlattı adam istersen bu lastiğini sana verebilirim ben daha sonra yine getiririm dedi ve tamirci arabaya lastiği taktı arabanın tekerlerindeki hayati derecede önemli arızayı da görüp onardı. Mustafa isterse onu gideceği yere kadar bırakabileceğini söyleyecekti ki arkasını döndüğünde adamın olmadığını gördü hayretler için yola devam etti yaklaşık 5 dakika gitti veya gitmedi bir kazanın olduğunu ve içinden çıkarılan cesedin kendisine yardım eden kişi olduğunu gördü çevredeki adamlara sordu ve kazanın yaklaşık 1saat kadar önce gerçekleştiğini öğrendi adeta nutku tutulmuş kul sıkışmış ve Hızır yetişmişti.

Garip Bir Şeyler Oluyor

Size 1996 yılında başımdan geçen bir olayı anlatacağım. O yıllarda Niğde’de üniversitede okuyordum. Arkadaşlarla birlikte öğrenci evi diye tabir ettiğimiz bir ev tuttuk.
Bir gece arkadaşlarım evde yokken uyandığımda ezan okunuyordu (O günler ramazana denk geldiği için akşamdan niyetleyip yatmıştım). Çok susamıştım ve ezanın ardından dayanamayıp su içtim. Mutfağın ışığını yakmamıştım.
Geri döndüğümde karşımda beyaz kıyafetli, biraz da uyku sersemi olduğum için suratını tam olarak göremediğim bir kişi duruyordu. Arkadaşımın montu beyaz olduğu için onun su içimeye kalktığını düşündüm (Fakat o gece evde benden başka kimse yoktu). Daha sonra bana çarpmasın diye elimi uzattım. Ne olduğunu anlayamadım. Elim O kişinin bedeninden içeri geçti. Dönüp arkama baktığımda hala bana bakan biri duruyordu. Korktum ve yatağa koştum. İlk başta anlamadım fakat daha sonra onun cin olduğu kanaatine vardım. Odanın ışığını yaktım ve sabaha kadar ne mutfağa gidebildim ne de uyuyabildim.
Ertesi gün konuyu arkadaşlarıma anlattım ve tahmin ettiğim gibi benimle dalga geçtiler hatta bir sonraki gecede beni korkutmaya çalıştılar.
Aradan bir hafta falan geçmişti ve ben hala uyuyamıyordum. O gün arkadaşlarla dışarı çıkıyorduk. Ben iki ayakkabımdan hangisini giyeceğime karar veremedim. Arkadaşlarım da işaret ettikleri ayakkabıyı giy dediler. O gün akşama kadar hiç ayrılmadan arkadaşlarımla beraberdik. Zaten evin anahtarı sadece bende vardı ve ev çift kapılıydı. Gece eve döndüğümüzde giymediğim diğer ayakkabının yerinde olmadığı dikkatimi çekti. Tam o esnada arkadaşlarıma söyleyecektim ki onlarda bu durumu farkedip bana endişeli bir şekilde baktılar. Evi aradığımızda ise ayakkabıyı banyonun üst bölmesinde bulduk.
Ertesi gün apar topar o evden taşındık. O civarda oturan kişilere daha sonraları durumu anlattığımızda gerçekten şok olduk. Çünkü o eve bizden önce girek kiracılarda aynı huzursuzluktan dolayı evi terketmişler. Başımdan geçen bu olay beni iki üç sene kadar etkiledi…

Dünyanın En Gizemli 10 Nesnesi

Gelecegi goren harita
*Cografya ve harita uzmani unlu Turk denizci Piri Reis'in 1513'te cizdigi Afrika, Amerika ve Guney Kutbu'nu gosteren harita, ortaya cikarildigi 1929 yilinda ortaligi karistirdi. Cunku Guney Kutbu'nun kesfi, haritanin cizilmesinden cok sonra, yani 1818'de gerceklesmisti. Dahasi, Piri Reis'in haritasi, kitanin buz altinda kalmis sahil kesimlerini de gosteriyordu.
Ancak kita uzerindeki buzlar, haritanin cizilmesinden tam 6 bin yil once erimisti.

2 bin yillik pil
*Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafindan 1938'de Irak'in baskenti Bagdat'in yakinlarinda bulunan 2 bin yillik pil, bilim adamlarini saskina dusurdu.Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabin icine monte edilmis bir bakir silindir, onun etrafindaki demir cubuk ve testinin agzini kapatan asfalttan olusan bu nesneyi "dunyanin en eski pili" olarak tanimladi. Pilin 2 volt enerji urettigi saptanirken, 1800'lu yillarda modern pili icat eden Alessandro Volta adli Italyan kontunun da sohretine golge dustu.

Bir nevi bilgisayar
*1900 yilinda Girit aciklarindaki bir batikta arastirma yapan bilim adamlari ilginc bir cisme rastladi. Tahta bir muhafazanin icine yerlestirilmis bir dizi bronz disliden olusan bu garip nesnenin kasasi, yuzeye cikarildigi anda
dagildi ve cihazin icindeki karmasIk yapi ortaya cikti. Yapilan calismalarin ardindan, bu aygitin Ay, Gunes ve diger gezegenlerin konumlarini hesaplamak ve istendigi anda bunlarin pozisyonlarina yonelik tahminlerde bulunmak icin
gelistirildigi anlasildi.

Gizemli kuru kafa
*Maya donemine ait 1000 yillik bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal uzerine oyma olarak yapilmis. Nasil yapildigi hala anlasilamayan kuru kafanin altindan tutulan isIk, dogrudan goz cukurundan yansiyor. Bu teknolojinin bugun bile mumkun olmadigi soyleniyor.

Aluminyumdan kemer tokasi
*M.S. 300'lu yillarda olen Cinli general Cou Cou'nun mezarinda 1956 yilinda bulunan kemerin tokasi, yuzde 85 oraninda aluminyumdan yapilmis. Ama dogada sadece bilesIk olarak bulunan alimunyumun diger maddelerden ayristirilarak
tek bir madde olarak kullanilabilmesi ilk kez 19. yuzyilda mumkun olmustu.

1000 yilda yapilan kent
*Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adasi yakinlarina kurulu antik Nan Madol kentinin insasi, M.O 200'de basladi ve 1000 yil surdu. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanilarak yapilan bu kent, 100 yapay adayi kanallarla birbirine bagliyor. Bu kadar bazaltin bolgeye nasil getirildigi ise hâlâ sir.

Uzaylilara inis pisti
*Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan uzerine cizili motifler, M.O. 300 ile M.S. 600 arasindaki donemi kapsayan hayvan ve bitki sekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafindan yapildigi dusunulen bu garip motiflerin, uzaylilar icin bir inis pisti vazifesi gordugu one suruluyor.

Concorde'un atasi
*M.O 200'de yapildigi sanilan bu nesne, 1898 yilinda Misir'da bir lahitte bulundu. Ancak gercek ucaklar icat edilene kadar ne oldugu konusunda kimse bir fikir beyan edememisti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model ucak oldugunu, mukemmel bir aerodinamiginin bulundugunu ve kanatlarinin Concorde'u andirdigini iddia etti.

Cekicin sirri
*Tahta sap ve demir tokmaktan olusan bu cekic, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yillik bir kayanin icine gomulu olarak bulundu. Modern bir aletin tarih oncesi bir kaya kutlesinin icine nasil girdigi bir yana, cekicte kullanilan demirin gunumuz demirlerinden bile saf olmasi bilim adamlarini hayrete dusurdu.

Harcsiz tas set
*Peru'nun Cusco bolgesindeki bir Inka kalesinin etrafini 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapiminda, tanesi 300 tona varan kirectasi bloklari kullanilmis. Ancak hic harc kullanilmamasina ragmen bu kayalar, arasina bicak bile sokulamayacak kadar mukemmel yerlestirilmis.

Tekrar doğuş

Dünyadaki en yaygın inançlardan biri, bazı durumlarda ölen birisinin kişiliğinin bazı koşullarda canlı bir vücuda geçerek yeniden doğmasıdır. Böyle bir ruh yeniden doğduktan sonra daha önceki yaşamını, ya da yaşamlarını pek hatırlamaz. Çünkü birkaç kere yeniden doğan ruhlar vardır. Bu inancın bazı öğelerine Hinduizm, Budizm, Sikhiler, Konfüçyanizm, Müslümanlık, İbrani ve Hıristiyanlık gibi dünyadaki belli başlı dinlerde de rastlanmaktadır. Ayrıca birçok gelenekte, bu inanç önemli bir yer tutmaktadır.

Yeniden dünyaya gelme (reincarnation) için hiçbir bilimsel açıklama yoktur; eğer gerçekse, gizemci (mistik) ve ruhsal bir olaydır ve dinsel yönden büyük bir anlam taşımaktadır. Daha önce yaşadığı duygusuna kapılan birçok kişinin ilk izlenimleri arasında bilmedikleri bir yerde daha önce bulunmuş gibi olma ya da kendilerine tamamıyla yabancı birini eskiden tanımış olduğunu düşünme gibi duygular vardır.

Modern araştırmacılar böyle duyguları bulunan kişilerin eski yaşamlarını hatırlamalarına yardımcı olmak üzere hipnoza başvurmaktadır.

Amerikalı psikiyatr Ian Stevenson, Yeniden dünyaya gelme olasılığı taşıyan 20 vakayı incelemiştir. Bu vakalar arasında, bir Lübnan köyünde yaşayan çocukla ilgili vaka, Tekrar Doğuş’a ilişkin son derece akla yatkın kanıtlar sağlamıştır.

Imad Elawar adlı çocuk, köyünde hiç kimsenin tanımadığı birkaç kişiyi tanıdığını iddia etti. Bir gün komşu köyden gelen yabancı birinin yanına giderek onu tanıdığını ileri sürdü. Bu tür bir vakada alışılmışın dışında olarak, çocuğun eski yaşamının geçtiği ortama giderek orayı görmesinden önce, Stevenson onunla görüştü ve böylece sonunda çocukla birlikte o köye gittiğinde onun anlattıklarını doğrulayabildi.

Başka bir garip vakanın kahramanı, 1931 yılında trans durumuna geçerek yabancı bir dili konuşmaya başlayan bir İngiliz kızıydı. Görünüşe göre, bu kız eski yaşamında Mısırlı bir tapınak dansözüydü ve o yıllarda pek alışılamayan Mısır dilindeki konuşmaları öylesine inandırıcıydı ki, sonunda ünlü bir bilgin Mısır dili uzmanı (ejiptolog) bu dilin doğruluğunu onayla
dı.

Arnall Bloxham

Başka bir modern araştırmacı olan Arnall Bloxham, bulduğu belgelenmiş Yeniden Dünyaya Gelme örnekleriyle büyük bir heyecan yaratmıştır. Bloxham hipnoz kullanarak deneklerinin eski yaşamlarına ilişkin birtakım ayrıntılı bilgiler anımsamalarına yardımcı olmuştur.

Bu deneklerden biri, önceki yaşamında Napolyon savaşları sırasında Fransız kıyılarını kuşatan bir İngiliz savaş gemisinde görevli bir denizciydi. Bu denizci bir bacağını gülle götürdükten sonra ölmüştü. Bu deneğin savaş sahnesini canlı bir biçimde yeniden yaşarken söyledikleri ve çıkardığı yürek parçalayıcı çığlıklar ses bandına kaydedilmiştir. Denizdeki bir savaş gemisi içinde geçen yaşamın bazı ayrıntılarını deniz tarihçileri önce yadırgamışlarsa da sonunda bu ayrıntılar da Greenwich Deniz Müzesi tarafından doğrulanmıştır.

Bloxham’ın başka bir deneği ortaçağda eski York kentinde yaşayan Musevilere karşı girişilen bir soykırımı sırasında öldürüldüğüne inanıyordu. Bu kadın denek de, bir kilise bodrumuna saklanan Musevilerin oradan sürüklenerek çıkarılıp vahşice öldürülmeleri sahnesini ayrıntılarıyla anlatmıştır.

Bu deneğin anlattıkları önceleri fazla ilgi uyandırmamıştı, çünkü York’taki kiliselerden hiçbirinin bodrumu olmadığı biliniyordu. Ama çok yakın zamanlarda, bir kilisenin onarımı sırasında, yerde girişi tuğlalarla örtülmüş, varlığı bilinmeyen bir bodrum bulunmuştur.

YENİDEN DOGUS ARASTRMASI


Aşağıdaki çalışma, 29/09/1999 tarihinde hipnoz uyguladığım bir hanımın; trans sırasında geçmiş yaşantılarından kesitler halinde hatırlayıp anlattıklarından derlenerek hazırlanmıştır.
Altan Yıldız, 29/09/1999, Yayın Yönetmeni

Bayan X 37 yaşında. Hayatı boyunca gözünün önüne anlamını tam olarak çözemediği bazı kişilerin yüzleri ve çeşitli olaylar gelmiş. İçindeki bir his onun daha önce bir rahibe olarak Kapadokya bölgesinde yaşadığını söylemiş sürekli. Hatta içindeki bu sese daha fazla dayanamayarak bu bölgeye gitmiş ve bazı incelemelerde bulunmuş. Oraya gittiği zaman daha önce buralarda yaşadığı konusundaki hisleri daha da güçlenmiş.

Kendisiyle tanıştığımda bana bu konulardan bahsetti ve ben de hipnoz yapmayı önerdim. Amacımız hipnoz ile, eğer varsa önceki hayatı hakkında bilgi almaktı. Kabul etti ve hipnozu gerçekleştirdim.
Bayan X hipnozda anlatmaya başlıyor:


"5 yaşındayım.. Büyük nehrin kıyısında arkadaşım ile oynuyoruz. Çok mutluyuz."


Bu sırada yüzünde çocuksu bir gülümseme beliriyor. Nerde, nasıl bir yerde yaşadıklarını soruyorum, anlatmaya devam ediyor:


"Yeraltı şehirlerinde yaşıyoruz. Şehirlerin aralarındaki mesafe çok uzak değildi. Altta tünelleri vardı. Tünelleri aydınlatmak için yukarıdan delik delerlerdi, içini toprakla baca gibi sıvarlardı. Üstten aşağıya ışık yansırdı. Öyle yaparlardı ki tünel hiç karanlık olmazdı, hep aydınlık olurdu. Geceleri ise topladığımız özel bazı otlardan döverek yaptığımız ve topraktan yapılma geniş çanaklar içine koyarak yaktıklarımızla aydınlanırdık."


Banyo ihtiyaçlarını nasıl giderdiklerini soruyorum:


"Hamamımız vardı bir tane. Oradan sürekli sıcak su akardı. İçinde tam ortasında büyük bir havuz vardı. Herkes çoluk çocuk içine girer oynardık içinde. O suyun biraz ötesinde soğuk buz gibi bir su vardı. Yeni doğan bebekler kutsanmak amacıyla bu suya batırılıp çıkarıldı. Bu bir inançtı. Sıcak suyun yanında o su çok özeldi. İkisi de yeraltından gelen kaynak sulardı. Hamam çok büyüktü. Erkek-kadın çoluk-çocuk herkes orda yıkanırdı. Aralarda kayalar vardı. Aralar kayalarla bölünmüştü. Bunların her biri bir kabileye aitti. İki mahalle vardı rahibin dedesi ile benim dedemin bulunduğu."


Rahip kim diye soruyorum. Sevdiği kişi olduğunu söylüyor ve devam ediyor:


"Dedelerimiz bir at meselesi yüzünden savaşmışlardı, kavgalıydılar. Biz arkadaşımla çocukken en çok hamamın etrafında buluşup oynardık. Daha sonra dedem beni manastıra kapatarak rahibe yaptı. Ancak erkek arkadaşımda benimle görüşebilmek için rahip oldu."


Bu sözlerden Bayan X'in önceki hayatında Hristiyan olarak doğduğunu anlıyorum. Neler yediklerini, düğünlerini, çocuklarını soruyorum. Devam ediyor:


"Taştan, topraktan yapılmış yemek kapları vardı. Özel lüle taşına benzeyen (kaşık amaçlı) yemek yediğimiz. Etler hep aynı yerde ve kapta pişerdi. Bu kap çok büyüktü. Pişen etler soğuk suya yakın bir bölümde saklanırdı. Burası soğuktu. Hayvanlarda kesilip özel bir tuza yatırılır ve pişmeden önce yine burada saklanırdı."

"Düğünlerde özel figürleri olan danslarımızı yapardık. Müzik üç çeşit çalgı kullanılarak yapılırdı. Biri otlar ve taşlardan yapılmış iki tokmakla çalınandı (davul benzeri). Bir tanesi U şeklinde taştan yapılmış ve aralarına kuzu derisi gerilmiş (lir benzeri) parmakla çalınırdı. Üçüncüsü ise yine ot, taş ve hayvanlardan yararlanılarak yapılan üflenerek çalınan bir aletti."

"Düğünlerde erkekler aynı, kadınlar da aynı elbiseleri giyerdi. Damat ve gelinler genellikle canlı özel giysiler giyerdi. Bitkilerden elde edilen özel boyalarla boyanmış, tek renklerden oluşan. En son evlenen gençler, o anda evlenenlere mutluluğu devrederlerdi. Bu bir gelenekti."

"Her çocuk doğduğunda şenlik yapılırdı. Bir ara çocuklara bir hastalık musallat olmuştu. Toplu çocuk ölümleri olmuştu. Özel ayin yapılırdı. Bir çocuk herkes tarafından bakılırdı. Düşman olduğumuz bir komşunun çocukları için bile aynı durum geçerli idi."

"Bir dönem sonra önce hamamın sonrada soğuk suyun suyu çekildi. Başka bir yerden yeni bir kaynağın ağzını açtılar ancak suların çekilmesinden bir süre sonra büyük bir deprem oldu. Benim bulunduğum üste yakın şehir ve manastır sağlam kaldı, ancak yerüstüne çıkışlarımız kapandı. Göçükte 5-6 gün kadar kaldık. Taştan yapılma su testilerinde yetecek kadar suyumuz ve daha önce yaptığımız ekmeklerle yaşadık. Her şeyimiz topraktan yapılıyordu. Dağdan toplanan bir bitkiyi döverek ekmek yapardık. En çok onu yerdik. Et de yiyorduk, inek ve kuzu değildi ama onlara benzeyen bir hayvan."


Bu hayvanın domuz olduğunu tahmin ediyorum ve devam etmesini söylüyorum:


"Rahip daha aşağıdaki şehirlerde kalmıştı ve öldüğünü sanıyordum. 5-6 gün sonra kara pelerinli bazı adamlar gelip bizi göçükten çıkardılar ve beni ve kilisedeki diğer rahibeleri zorla götürdüler. At ve eşeklerle uzaklara bir yerlere götürüldük. Büyük malikane gibi bir yere geldik. Bize köle olduğumuzu ve artık onlar için çalışacağımızı söylediler. Bana ev işleri yaptırmaya başlamışlardı. Her gün ekmeklik bitki dövüyordum. Diğer rahibelerin çoğu birilerine satıldı."

"Bu kişiler bizden daha medeniydiler ve kölelerin emeklerini kullanarak daha rahat yaşıyorlardı. Özel bir içkileri vardı, üzümden yapılan beyaz-sarı renkli bir içkiydi. Bunu içince çok vahşi oluyorlardı. Kadın kölelere sapıkça şeyler yapıyorlardı. Onları zorla birden fazla kişiyle ilişkiye zorluyorlar, sonrada karanlık yerlere götürüp bağlayıp kesiyorlardı. Ben akıllıydım, onları içtikleri zaman hiç gitmedim, hep saklandım ve onun için ayakta kaldım. Bu içkinin içine ayrıca özel bir bitkiden kesip damlatılan bir sıvı katarlardı. Bu çok zor bulunduğu için sık kullanmazlardı, dağda bulunurdu."


Bir süre susuyor, sonra devam ediyor:


"Bir çok arkadaşımın öldüğünü gördüm. Günlerim çok sıkıntıyla geçiyordu. Sonra bir gün çok ateşlendim, ateşim çok yükseldi ve kendimi aşırı sıcak hissetmeye başladım. Sonra kendimden geçtim. Parlak ışıklı bir yere doğru gitmeye başladım. Orası ile bu yaşamım arasındaki zaman çok uzundu, çok bekledim. Ot gibi beklemek diyebilirim. Hiç bir şey yoktu orada ama bir şeyleri hep seyrediyordum, tüm dünyayı geziyordum, hızla dolaşıyordum. Orda bedenim yoktu, elbisem yoktu, çıplaktım. Hep rahibi bulmayı umdum, onu bekledim.."

"Hatırlamaya çalışıyorum da bir şeyi farkettim kocaman karıncaları taştan leğen gibi bir şeyin içine koyduğum suda yüzdürüyordum en büyük oyuncağım buydu..."

"O karıncalar bizim otlardan yapılan ekmeklerimizi yerdi kızardım onlara çünkü onlar beni ısırırdılar... bende suyla ısırdıkları acılarının gidip ısırışlarınınn gıdıklama şekline dönüşmesini arzulardım o nedenle hep oynardım bu şekilde çünkü beni hep ısırırdı onlar..."


Şimdi
söyleşimize devam ediyorum. Ölüm sonrası boşlukta beklerken ikinci kez hayata çağrıldığını anlatmaya başlıyor:

"Bir birleşmede dünyaya gelmek üzereydim ama onlar beni istemediler, attılar. Yasak bir aşktı çünkü. Kadın beni düşürdü. Ancak o kişi bir daha çocuk sahibi olamadı. İki kişinin birleşmesi sonucu ben kendimi orda buluyorum ama fazla duramıyorum orda. Hatta şeyi hatırlıyorum, o yasak aşkı. Kadının başka çocukları vardı, adamında. Arabistan'daydı. Kadının kocası ölmüştü, adam evliydi. Karısına hep başkasını almaktan söz ediyordu. Adamın karısı zengindi özel bir malikanede yaşıyorlardı. Mal bölüşülmesin diye beni istemediler."

"Birleşme anında sanki ruhumun bedeni oraya çağrılıyor, ama ruhum yine olduğu yerde hep beklemede, gönderilmeyi bekliyor. Şifrelerim, bilgilerim sonra geliyor. Ruhların tümünün elbisesi aynı, önce hep aynı elbise geliyor, sonra 3. ay'da cenin içine bilgiler geliyor."


Bayan X ile söyleşimi burada noktaladım, çünkü yaklaşık 1 saat süren çalışma deneği yormaya ve gerilmeye başlamasına neden olmuştu.

Sizlere bu ilginç deneyimi hiçbir değişikliğe uğratmadan bayan X'in hipnozda anlattığı şekilde aktarmaya çalıştım. Tekrar doğuş ve ölümötesi hakkında merak ettiğiniz bazı konulara açıklık getirmek amacıyla kısaca şunları söyleyebilirim:

1 Ölüm yeni bir başlangıçtır ve doğumdan farklı bir şey değildir. Dünyada doğmak bu alemden ayrılmak, dünyada ölmek ise bu alemde doğmaktır. Yaşam ve ölümötesinin toplamı sabittir.

2 Buradaki alemdeki (ölüm ötesi) her varlığın ihtiyacı olan yaşam deneyimini yaşaması şarttır.

3 Öldükten sonra kişiler kendilerini ışıklı bir topun içinden geçerken görüyorlar. Anlatılan en önemli ortak nokta burasının bir ışık dünyası olduğu. Her tarafta huzur verici ışıklar hissediyorsunuz. Göz almayan, gölgesi olmayan bir ışık dünyası. Düşüncelerden ışıklar çıktığı görülüyor. Ve tüm varlıklar bu ışıkların renklerine göre birbirlerinin düşüncelerini okuyabiliyorlar.

4 Kaderimizi kendi eylemlerimizin getirdiği sonuçlarla kendimiz yaratıyoruz. Yaptığımız her şey, yeni bir etki yaratıyor. Böylelikle kader bizim için değişmez bir alın yazısı olmuyor.

5 Tüm varlıklar ölümötesi hayata ilahi esnek bir bağla bağlı. Bu bağ sonsuza dek uzanıyor ama hiç kopmuyor. Zaman, uzaklık ve mekan; görülmeyen alemi ölçemiyor ve ayıramıyor.

6 Tekrar doğanlar veya ölümü tadıp tekrar dirilenlerin tümü henüz yapması gereken görevleri tamamlamamış olan kişiler. Bu kişiler öldüğünde, normal sürecini tamamlamış varlıkların bulunduğu bölüme çok fazla yaklaşmalarına izin verilmiyor. Zamanı gelince tekrar karşılanacağı otoriter bir şekilde söylenerek dünyadaki maddesel hayata tekrar geri gönderiliyor.

7 Bu bölümdeki ışıklı varlıklar size hayatınızın bazı kısımlarını gösteriyorlar, özellikle yapmamanız gereken şeyleri. Utandığınızı hissediyorsunuz. Bu yanlışların telafisi için maddesel yaşama geri dönmeniz ve devam etmeniz gerekiyor. Bunların tümü benliğinizi bir çeşit sevgi akımıyla kaplıyor.

8 Orada bulunduğunuz süre içinde, insanlara ve hayvanlara yaptığınız hataların, onlar üzerindeki acıları sizde tekrar yaşatılıyor. Onların ne kadar acı çekebileceğini bilmediğiniz size anlatılıyor.

9 O güzel bölgeyi ve huzuru bırakarak tekrar dünyaya dönmeye başladığınız an geliyor ve hızla geri dönüş ya da aşağıya düşüş başlıyor. Bu tekrar dünyaya gelmek yani doğmak..

10 Genelde zamansız ve bir çeşit hazırlıksız ölümlerde (intihar, kaza, cinayet vb) size tekrar doğma şansı veriliyor. Bu deneyimi yaşayanlar o bölgeye geçebilmek için hiç bir hazırlığın olmadığını söylüyorlar. Dünyada yaşayanlara yapması gereken vazifelerinin olduğu, ama en önemlisi değer yargılarını, düşüncelerini ve sevgisini tanıması öğütleniyor. Gerçek değerlerin manada aranması gerektiği, maddede aranmaması gerektiği hissettiriliyor.

Rüyada geleceği görme

John W. Dunne adlı bir İngiliz, gelecek ile ilgili olayların rüyalarda görülebilmesiyle ilgili araştırmalarıyla tanınmıştır. W. Dunne: "insanlar geleceği görebilme gücüne acaba farkında olmadan sahip midir?" diye sormaktadır. Acaba henüz olmamış fakat ileride olacak bazı olaylar bir an için gözümüzün önünden geçiyor ve biz bunu farketmiyor muyuz?

Geleceği önceden görebilmek meselesi yeni bir konu değildir... Asırlardan beri bazı sıradışı insanların kehanet gücüne sahip olduklarına inanılmıştır. Hatta inanışın da ötesinde, tarih içinde örnekleri de görülmüştür.

W. Dunne'nun hazırlayarak bilim adamlarına sunduğu raporda, rüyalarda gelecekten haber alınabileceğiyle ilgili kanıtları ortaya koymaya çalışmıştır. John W. Dunne, İngiltere'nin ilk askeri uçağının planını çizen dünyaca tanınmış bir uçak mühendisidir.

1928'lerde yayınladığı "Zamanla Bir Tecrübe" adlı eserde, W. Dunne, geleceği görme sahasında yaptığı araştırmalarını açıklamıştır. O yıllarda bilimsel çevrelerden çok miktarda eleştiri almasına rağmen aynı zamanda birçok psikolog ve fizikçi için yeni araştırma sahaları açmıştır.

W. Dunne bir şeyi daha evvel görmüş olmak duygusunun, aynı deneyimin daha önce bir rüyada insanın başından geçmiş olabileceğini iddia etti. Kendisini bu araştırmalara sevkeden, görmüş olduğu bir rüyası olmuştur.

W. Dunne o rüyasında kendisini bir adadaki dağın yamacında görmüştü. Dağın üzerindeki çatlaklardan duman ve buhar sütunları yükseliyordu. Bu manzara karşısında: "Tanrım bütün dağ infilak edecek" diye bağırmaya başlamıştı. Rüyanın daha sonraki bölümünde W. Dunne kendisini başka bir adada bulmuştu. Ölüm tehlikesindeki adalıları taşıyarak gemiler aramakla meşguldü. Kendisine yardım etmeyen Fransızlarla kavga ediyordu.

Bu rüyayı gördüğünde Afrika'nın tenha bir köşesinde bulunuyordu. Oraya gelen gazetelerde şu satırları okudu: "Martinigue'deki yanardağı patlamasında 40.000'den fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor..." W. Dunne yazının geri kalan bölümünde patlamanın rüyasında gördüğü şekilde olduğunu okudu. Rüya gerçeğe uygundu... Bu olay üzerine uzun zaman düşünen W. Dunne, seneler sonra ikinci bir rüya gördü...

Bu rüyasında: "Yüksek demir parmaklıklarla çevrili iki tarlanın arasındaki yolda yürümekteydi. Aniden tarlanın birindeki bir at kişnemeye ve hiddetle tepinmeye başladı. Parmaklığa göz atan W. Dunne'nin içi rahatladı. Hayvan bunun üzerinden atlayamazdı. Fakat birkaç dakika sonra arkasında nal sesleri duyarak başını çevirdiğinde, azgın atın arkasından geldiğini gördü."

Ertesi gün mühendis kardeşi ile balığa çıkmıştı. Yolda giderken bir aralık kardeşine: "Şu ata bak" diye haykırdı. Etrafına bakındığında, rüyasında gördüğü yerde atın durduğunu hayretler içinde farketti. Yüksek parmaklığın arkasında da rüyasında olduğu gibi bir at çılgınca tepinmekle meşguldü.

W. Dunne: "Her şey rüyamdaki gibi olacak değil ya... Bu atın parmaklığı aşabileceğini zannetmiyorum" dedi. Fakat daha sözlerini bitirmemişti ki, at, parmaklığın üzerinden atladığı gibi üzerlerine saldırdı. İki kardeş zar zor kaçarak kendilerini kurtarabildiler. Bu olay W. Dunne'i çok etkilemişti. Atın saldırması değil, rüyasının gerçekleşmesi onu oldukça rahatsız etmişti...

W. Dunne bu türden rüyalar görmeye devam etti. Rüyalarda şaşılacak bir şey yoktu... Şaşılacak olan bu rüyaların gerçekleşmekte olduğuydu!... W. Dunne ilk önceleri geleceğe ait olayları görme duyusunun yalnız kendisine ait olduğunu zannediyordu... Ama bu tip olaylarla karşılaşan arkadaşlarım dinledikten sonra, bu olaylarla karşılaşan çok sayıda kişinin bulunduğunu farketti. Bu da onu araştırmaya ve olayın ardındaki gizemi çözebilmek için büyük bir çabaya yöneltti.

İlk araştırmaları, insanın geleceği görmesine engel olan şeyin uykuda bazı şartlar altında ortadan kalkabildiği gerçeğiyle karşılaşmasını sağladı. Fakat herkes bu şekilde geleceği göremiyordu. Kaldı ki birçok kişi uykudan uyandıktan sonra rüyalarım unutuyordu. Bu da ayrı bir sorundu. Belki de birçok kişi gelecekle ilgili bilgiler almakta fakat daha sonra uyanınca bunu unutmaktaydılar...

W. Dunne çalışmalarını sürdürürken rüyalarını unutmamak için kağıdını kalemini yatağın kenarında bulunduruyor ve gördüğü rüyaların tümünü uyandıktan sonra derhal not ediyordu. Tanıdıklarına da, rüyalarını bu şekilde kaydetmelerini söylüyordu.

Oxford Üniversitesi'nin öğrenceleri arasında yapılan bu tip deneyler; şaşırtıcı sonuçlar verdi. Geleceğe ait rüyaların geçmişe ait olanlardan çok daha fazla olduğu ortaya çıktı!...

"Zamanla Bir Tecrübe" adlı eserini bu araştırmalara dayanarak yazdı. W. Dunne daha sonraları, rüyaların geleceği öğrenmek için tek yol olmadığına karar verdi. Çok geçmeden uyanıkken de geleceğe ait bazı kehanetlerde bulunabildiğini keşfetti. Örneğin bazen hiç okumadığı bir kitabı eline alarak bunun içindeki olaylardan bahsedebiliyordu.

W. Dunne gördüğü rüyaların gerçekleşmesinden çok etkileniyordu. Bu olaylar, kendisine görünmeyen bir alemin görünmeyen bazı prensiplerini görünür kılıyordu. Ve sonunda insanın içinde büyük bir sırrın saklı olduğu gerçeğini kabul etti. Yaşamı boyunca çok sayıda insanın haberci rüyaları ile ilgili geniş bir araştırma yapan W. Dunne, özellikle kendisine anlatılan rüyaların içlerinden birkaç tanesini hiç ama hiç unutamadığını ifade etmiştir...

Öteki dünyadan sesler..

THOMAS EDİSON yaşadığı yüzyılın en önemli bilginidir. Amerika'ya ilk elektrik ışığını getirmesi, ününe iyice ün kattı. 73 yaşındaki mucit, üzerinde çalıştığı son aletin ölülerle konuşmak için çok önemli olduğunu bir radyo kanalında açıklayınca yer yerinden oynadı.

EDİSON'un açıklaması şöyleydi: "Eğer kişiliğimiz ölümden sonra da yaşayabiliyorsa, dünyada kazandığımız bilgiyi, anıyı ve zekayı saklaması mümkün ve mantıklıdır. Bu nedenle ölüm dediğimiz olaydan sonra da kişiliğimiz devam ediyorsa dünyada bıraktıklarımızla ilişkiye geçmek isteyecektir. Bu kişiliğin maddeyi de etkileyeceği düşüncesindeyim; bu mantık doğruysa yeterince duyarlı bir alet yaparsam bu ilişkiyi kaydedebilirim
.


TEYBE KONUŞAN ÖLÜLER



THOMAS EDİSON'un ölümünde sonra yaşanan bir tesadüf, büyük bilim adamının son çalıştığı aleti ve sözlerini ispat eder nitelikteydi. Ünlü İsveçli ressam, müzisyen ve flim yapımcısı FRİEDRİCH JÜRGENSON, ıssız bir yerde kuşların sesini teybine almıştı; evine dönüp çalışmalarını dinlemek için teybini çalıştırdığında kuş seslerinin yanında zayıf insan sesleri de geliyordu; bu sesler Norveç ve İsveççe konuşarak aralarında kuşları tartışıyorlardı.

Olayı tesadüf olarak kabul eden JÜRGENSON, bir radyo dalgasının karıştığını düşündü ve tekrar bir deneme yapmaya karar verdi. Bu kez daha değişik sesler duydu; bu sesler ona sesleniyor, kendilerinin ölmüş akraba ve arkadaşları olduklarını söylüyorlardı. Uzun çalışmalar ve deneyimlerden sonra 1968'de (KAİNATTAN SESLER) adlı kitabını yazdı. Bu kitap, bütün dünyada büyük yankılar yarattı; Alman hükümeti FREİBUR Üniversitesi parapsikoloji başkanının bulunduğu bir ekibe harcamalarının hükümet tarafından karşılanacağını söyleyerek profesör ve bilim adamlarının konuyla ilgili araştırmalar yapmasını istedi.

Alınan sonuçlarda bilim adamlarının raporlarında şunlar yazılıydı: Fabrikadan yeni çıkmış kasetle sessiz ortamlarda kayıt yapılıyor; kaset dinlendiğinde tanımlanan kelimelerle konuşan insan sesleri duyuluyor; bu seslerin kökeni çağdaş bilimce açıklanamıyor ve bu seslere "hiçbir yerden gelen sesler" adı veriliyor. Alman profesör HANS BENDER, bu raporun sonuna şunu ekleyerek deneyleri hükümet yetkililerine teslim ediyor: "Bu olay insanlık için nükleer fizikten bile önemlidir."



NASA DA HABERDAR



Olay Nasa'nın da ilgisini çekiyor. CAPE KENNEDY'den iki mühendis, görevlendirilmiş bilim adamlarını ziyarete geliyor; ekibin çalışmalarını, aletlerini ve yapılan deneylerini inceleyen ziyaretçiler, sorular sorduktan ve akıl da verdikten sonra hiçbir açıklama yapmayarak Amerika'ya geri dönüyorlar.

Görevli ekip şöyle düşündü: NASA'dakilerin konuyla ilgili bilgileri vardı, kim bilir onlar o etkin kayıt aletleriyle ne sesler alıyorlardı. Nereden köken alırsa alsınlar, profesör ve bilim adamlarından kurulu bu ekibin kainattan aldıkları sesler parapsikoloji alanında adeta çığır açtı.

Cinler Çarparmı ? Cinlerin Özellikleri.

İNSANLAR CİNLERLE İRTİBAT KURABİLİR

İnsanlar cinlerle irtibat ve iletişim kurabilirler. Bu mümkündür. Ancak cinlere hükmedemezler. Cinleri tahakküm altına alamazlar. Bu yetki , Kuran'ın ifadesine göre Hz. Süleyman (A.S.)'a verilen bir yetkidir. Cinler metafizik aleminin sakinleri olması itibariyle, enerji ve ışından ibarettir.
Ben ve benim gibi özelliği olan insanların cinlerle konuşması mümkündür. Fakat bu konuşma, bu görüşme, bu irtibat ve iletişim fizik aleminin sakinlerinden olan insanlarla konuşur gibi değildir, çünkü insanlar metafizik değil fizikseldir ve molekül yığınından ibarettir. Beynimize gelen manyetik akımı sese dönüştürürüz. Bir çok insanların da beynine manyetik akım gelir. Ancak sese dönüştürmek, iletişim ve irtibat kurmak ayrı bir sanat, ayrı bir hüner, ayrı bir beceri ve ayrı bir özelliktir.
Bazı insanların fizik aleminden metafizik alemine geçişleri mümkündür. İmam-ı Rabbani, İmam-ı Azam, Abdulkadir Geylani, Muhiddin Arabi, Mevlana Halid-i Bağdadi bunlardan bazılarıdır.

CİNLER ÇARPARMI

Cinler bir nevi yelden ibarettir. İnsan ise sürekli nefes alır verir, bu yüzden cinler herhangi bir yerinden insan bedenine girerler. Bu şekilde vücudun herhangi bir organına rahatça tesir eder. Cinler ateşin duman tarafından yaratılmıştır. Duman ise insan vücuduna rahatlıkla girebilir. Sigara dumanının girmesi gibi. Ekseriyetle beyine yerleşirler. Çünkü oradan diğer uzuvlara kolay etki edebilirler. Hastanın dilinden konuşan bazı cinler de beyinde olduklarını haber verirler. Cinler beyine girip orada yerleştikleri gibi Vücudun herhangi bir yerine de yerleşirler. Sebepsiz ağrı ve sancıya sebep olurlar.
Cinler, bazı insanların beynine manyetik akım verirler. O manyetik akım insanın enerji ve elektrik üreten sistemini bozar. Artık o insanın rolantı bozulmuş demektir. Vücudun bazı organlarına elektrik gitmez. İnsanın sinirlerine, beyin sistemine tesir eder. Bu sefer vücudun ürettiği enerji ve elektrik akımı düzensiz hale gelir. En gelişmiş rontgen makinelerinin çekemediği, tesbit edemediği manyetik yaralar ve ağrılar ortaya çıkar. Manyetik akım zamanla hücre düzenine tesir eder. Biyolojik bazı rahatsızlıklara yol açar. Kişi artık psikolojik bir hasta durumundadır.
Bu gibi durumlarda kabiliyetli olup, elinde gözlerinde manyetik yoğunluğu olan kişiler, insanların hangi bölgelerinin hassas olduğunu, menfez ve kanalların nerede bulunduğunu, hangi yerden akım aldığını tespit ederler.
Peygamber Efendimiz(SAV) ;" Şeytan insanoğlunun damarlarındaki kana karışıp, kan gibi akar. " buyurmuşlardır. Çünkü, cinler insan beynine hulûl etme kabiliyetine sahiptirler. Hatta etki altına aldıkları kişiye bazı bilgilerde verebilirler. Onların insan bedenine girip, beynine yerleştikleri tevatüren doğrudur. Cinlerin kötüleri, insanın bedenine ve aklına verdiği zarar, ilk çağlardan beri iyi bilinir. Ancak bundan daha tehlikelisi, insanın dinine, imanına verdiği zarardır. Tedavisi Kur' anla mümkündür.
"Şeytanın Allah tarafından üzerine musallat edildiği insanı çarpması doğrudur. Bu Kur'an da açıklanmıştır. Şeytanın çarptığı insanda fiziki değişiklikler yapabilir veya beyin dalgalarını kontrol altına alıp istediğini söyletebilir" insanların cinler tarafından çarpıldığı ve bir takım değişikliklere sebebiyet verdiği teyit edilmiştir. Cinler insan bedeninin tamamına girer. Bedende ağrı sancı ve titreme olur. Uzun zamandır insan bedeninde bulunur.
Şeyh Abdülaziz Bin Baz; Cin çarpmasının Kur'an-ı Kerim ile tedavi edilmesinin caiz olduğunu kaydetmiştir. Bu da şeytanın insanı çarpması olayının doğru olduğunu gösteren bir başka delildir.
Al’i İmran suresi Ayet : 175 Sayfa : 74
“ Cin ve şeytanlar sadece kendi dostlarına korku, heyecan ve zarar verir. Siz onlardan korkmayın. Gerçek manada inanıyorsanız, Benden korkun.” Bu ayetin ifadesinden anlıyoruz ki; Zaaf duruma düşen insanları cin ve şeytanlar insan bedenine verdiği korku ve eziyetten dolayı basiretleri ve idrakları bağlanır. Aklı selim olmazlar, aklı evvel hareketlerde bulunurlar.
A raf suresi Ayet : 200 Sayfa : 177
“ Eğer cin ve şeytanlardan bir korku ve dürtü sizi rahatsız ederse hemen Allah’a sığının. Çünkü O hakkıyla işitendir, her şeyi tam manasıyla bilendir.”
Müminun suresi Ayetler : 97 ve 98 Sayfa: 349
“ Ey Resulum de ki, Ya Rabbi şeytanların kışkırtmalarından, taşkınlık, zarar ve vesvese vermelerinden sana sığınırım. Ya Rabbi onların huzurunda olmalarından da sana sığınırım. “
Cin çarpan insanda uyanıkken olan rahatsızlıklar şunladır:
1. Sebepsiz baş ağrıları, Beyin yorgunluğu
2. Kasılma, sinirlenme, tembellik, ibadet etmekte ve Allah'ı zikretmede zorlanma.
3. Herhangi bir uzuvda doktorların sebep bulamadığı bir ağrı veya sancı olur.
Cin carpan insanda uyurken olan rahatsızlıklar şunladır:
1. Uzun süre sağ sola döner uyuyamaz ancak, iyice dinlendikten sonra uyuyabilir.
2. Çok korkunç rüyalar görür. Rüyasında muhtelif hayvanlar görür. Uykuda çok ağlar, çok güler veya çığlık atar. Uyurken ah vah eder.
3. Yüksek bir yerden düşüyormuş gibi olur. Rüyasında kendisini mezarlıkta pis yerlerde ve korkunç yerlerde görür.

Ufo Dosyası

UFO (Unidentified Flying Objects) yani Türkçe adıyla Tanımlanamayan Uçan Cisimler. Yarım asırdan fazla bir süredir insanların en büyük merak konularından biri ufolar ve yeni bin yılda da en fazla ilgi odağı olacak gibi gözüküyorlar. Gerçek ya da değil; bir tek şey var ki o da UFO’ların güncelliğini hala ilk günkü gibi korumasıdır. Ve bu güncellik hiç bitmeyecek bir sürecin içinde varlığını sürdürecektir.

UFO Nedir: Bir çok fenomenlerde anlatıldığı üzere, bu tanımlanamayan uçan cisimler kimi zaman bir daire şeklinde, kimi zaman çok büyük boyutlarda bir elips ya da bir puro şeklinde görülmektedirler. Bir zamanlar hayal gücünün ve bilinçaltının insanlara bir oyunu olarak yorumlanan bu olgu, bugün inkar edilememektedir. Televizyon kameraları karşısında bilimselliği ve somut gerçekleri savunan ve bir adım geri basmayan, UFO olayını görmezlikten gelen bilim adamları, profesörler vb. kişiler, televizyon kameraları stop düğmesine bastıkları andan itibaren de bu olguyu onaylayıcı bir tavır sergilemektedirler.

Ama son yıllarda kamuya açılan resmi dosyalar, hükümet bazındaki sözcülerin konuşmalarında UFOlarla alay ettiği dönemlerde bile konunun ne kadar ciddiye alınmış olduğunu göstermektedir. O dosyalar çok şey anlatmakta ve hem görgü tanıklarının, hem de bilinmeyen gök cisimlerinin radarda izleme olaylarının kayıtlarını içermektedir. Bu kayıtlarda askeri jetlerin UFOları kovalarken nasıl başarısız olduklarından tutunda, köylerdeki saman yığınlarının üstüne inenlere kadar bir dolu kanıt bulunmaktadır. Bu belgeler çeşitli tanımları içermektedir ve bu tanımlamalar da yanlış olmadığı gibi, hayal ürünü de değildir ve o cisimler dünyadaki hiçbir şeye de benzememektedir.

Bir de son zamanlarda en çok UFOlar tarafından kaçırılma olaylarının öne çıktığı görülmekte, kişiler yaşadıkları bu olayları anlatabilmek için olmadık yollara başvurmakta ve inandırabilecek birilerini bulabilmek için amansız bir mücadele vermektedirler. Kaçırılma konusu, daha az somut kanıt sunan bir konudur ve araştırmacılara göre, gerçek fiziksel anomalilere dayalı psikolojik olgulardır.

Görünmezlik matematiksel olarak mümkün

Bilim insanları, Uzay Yolu dizisinde uzay gemisinin görünmez olmasını sağlayan sistemin matematiksel olarak mümkün olduğunu savunuyor.

Nicolae Nicorovici ve Graeme Milton, nesnelerin süper-lens adı verilen ışığı bükebilen maddelere yaklaştırıldığında gözden kaybolmuş gibi gözükebileceğini belirtiyor. Bilim insanları, bu etkiye ‘anomalous localised resonance’ (Anormal lokal titreşim) adını veriyor. Uzmanlar şimdilik sadece metametiksel temelini oluşturdukları bu sistemin pratik olarak uygulanmasının biraz daha zor olacağını kabul ediyor.

Milton ve Nicorovici’nin hazırladığı görünmezlik sisteminin matematik altyapısı şöyle işliyor: Müzik aletlerinin akort edilmesinde kullanılan diyapozon aleti, geniş bir şarap kadehinin kenarında tutulduğunda ortaya bir titreşim çıkıyor.

Görünmezlik sistemi, aynı titreşimi ses yerine ışık dalgalarıyla yapacak. Bilim insanları ilk etapta büyük bir nesneyi görünmez yapmak yerine, sistemi toz parçacıklarıyla deneyecek.

IŞIK TİTREŞİMİ
Görünmezlik cihazları, yeni keşfedilen kimyasal maddelerle üretilen ve ışığı doğası dışında farklı davranmasını sağlayan süper-lens teknolojisiyle yapılıyor. Toz parçacıkları süperlense yaklaştırıldığında, çok güçlü bir ışık titreşim yaymaları halinde ışık yaymıyormuş gibi gözükebilecek.

Deneyde toz parçacıkları, ışığı güçlü bir titreşim verecek frekanslarda dağıtacak; titreşim toz parçacıklarının yaydığı ışığı kapayacak ve onları görünmez kılacak.

MESELE BÜYÜK NESNELERİ ‘GÖREMEMEK’
Görünmezliği oluşturmak için esas olan toz parçacıklarını değil, büyük nesneleri de görünmez kılmak. Ancak, görünmezlik etkisi sadece belli frekanslarda tutuyor, bunun dışında nesneler parçalı olarak görünmez oluyor.

Pakistanda çıkan deccal






pakistanin lahur öyünde fakir bir dul kadinin oglu olan , babasi kabileler arasinda olan bir catismada ölmüs, cocuk tek gözlü dogmus iki kasin arasinda anasi bunu dogurduktan sonra bunu saklamis kimseye göstermemis korkunc sekli yüzünden ta ki her disari cikisinda kadin elbisesi ile yüzünü örterek disari cikartiyordu.
cocuk büyüdü ismi masum cocuktaki zeka fark edilince onu bir büyücü alip büyüttü sonra cin ve seytanlarla olan ilim ile ugrasti o kadar nami yükseldi ki tüm pakistanda ismi yayildi.
bir cok iyilesmeyen hastaliklari iyilestirdi cok harikulade olaylar yapiyor
egtimini bitirdikten sonra yüzünü acti tek gözle milletin karsina cikti, millet korkmaya basladi. bir cok harikulade seyler yapiyor bunlardan: elini atese atip yanmiyor, tas ve cam yiyor, deniz suyundan iciyor, elini her cansiza isaret ettyse yanina geliyor o cansiz hareket ediyor cagirmasina icabet ediyor, topraktan altin yapiyor ve korumasini ise bir kedi üstlenmis.
nami yayildiginda devlet bunu yakaliyor ve hapise atiyor ama onu yakaladiktan sonra acayip olaylar oluyor hapishanedeki bütün polisler korkudan ne yapacaklarini bilmiyorlar.
cünkü her ne kadar kapilari üzerine kitledilerse kapilar kendilerinden aciliyor en sonunda devlet caresizlikten bunu sali veriyor ve serbest birakiyor.
bu arada devlet din adamlari ve alimlerden yardim istiyor ama hic kimse buna karsi bir sey yapamiyor. en sonunda devlet bunu öldürmeye karar veriyor ama hic bir silah ona islemiyor.
devlet alimlerden yardim isteyince bir alim hadislere dayanarak bunun deccal oldugunu acikliyor ve bir ara sonra kayip olacagi ve horasana gidip ordan cikacagini acikliyor.
ama diger alimler ise bu deccal degilde büyük bir büyücü oldugunu söylüyorlar gidip yakalandiktan sonra onun sihrini iptal edeceklerini söylüyorlar, ertesi gün bunun evine baski yapiyorlar aynen olan oluyor masum kayiplara karisiyor ve nereye gittigini kimse bilmiyor ....
acaba bu deccal midir alimlerin dedigi gibi ?
alimler ise onun deccel oldugunu acikliyorlar ve bütün pakistan gazeteleri resmini yayiyor
buda yayinlanan resmi ve yazilan gazete :
sunuda acikliyayim pakistandaki alimler onun deccal olabilecegini söylüyorlar kayip olmus horasanda cikacak simdiki son cikisi degildir yinede yüce allah bilir



Hz. Huzeyfe radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.

Buhari, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105, (2935); Ebu Davud, Melâhim 14, (4315),

Allahın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak. Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm dânesi gibidir. (İki gözünün arasında ke-fe-re yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her müslüman okuyacaktır).

Buhari, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, (169)-(2933).

Allah’u Teala mü’minlere Deccal’i tanıma imkanı sağlayacak ve onun oyunlarına karşı bir firaset ihsan edecektir. Enes (R.A.)’den rivayetle Efendimiz buyurur: “Deccal’in iki gözü arasında kalın bir hatla belli olan (her mü’mine aşikâr) kâfirun(yazısı) vardır. Sonra onu heceledi:Ke-fe-re.

Aurayı Görme yöntemi

Aurayı Görme yöntemi
Canlılardan yayılan enerjiyi çıplak gözle görebilmek mümkün.

Tabii bunun için sabırla yapacağınız uygulamalara ihtiyacınız var. Şimdi anlatacağım metodu düzenli olarak yapabilirseniz, siz de canlıların etrafından yayılan ışımayı görebilirsiniz.

Aura görme deneyi yapacağınız odanın az aydınlatılmış olması gerekiyor. Bulabilirseniz, "Osglim" lambaları bu iş için çok uygun. Çalışma öncesi ılık bir duş almanız, gevşemenizi kolaylaştırmak açısından iyi olur. Tabii bu çalışmayı yapabilmek için bir partnere ihtiyacınız olacak. Fakat, böyle bir partneriniz yoksa, bir bitki üzerinde ya da düpedüz kendi bedeninize bakarak çalışabilirsiniz.

Tek başınıza yapacağınız deney için, rahatsız edilmeyeceğinize inandığınız az aydınlık odada rahat bir şekilde oturun. Bitki üzerinde çalışacaksınız, karşınıza bitkinizi koyun. Önce gevşeyin ve zihninizi meşgul eden düşüncelerden uzaklaşın. Bu çalışmalarda bedensel gevşeme ve zihinsel saflaşma önemlidir.

Sonra bütün dikkatinizi gevşek bir biçimde uzattığınız çıplak kolunuza yoğunlaştırın. Dikkatinizi yavaş yavaş kolunuzun kenarına kaydırın. Kolunuzun etrafında ışıklı bir hale görmeye başlayacaksınız. Çıplak bedenden yayılan aurayı görmek daha kolaydır.

Partner ile yapacağınız çalışmada birbirinizin aurasını daha net bir parlaklıkta görebilmeniz mümkün. Bunun için karşılıklı rahat bir biçimde oturun ve önce gevşeyin. Sonra dikkatle partnerinizin vücuduna bakın. Ve, bakışlarınızı yavaş yavaş baş kısmına doğru kaydırın. Giderek başın hemen üzerinde boşluğa dikkatle bakın. Bu esnada partnerinizin bedenini bütün olarak görmeye çalışın.

Başın etrafında mavimsi bir aydınlanma oluşmaya başlayacak. Bu aydınlanmayı gördüğünüz zaman bakışlarınızı vücudun etrafında dolaştırın.

Daha sonra bu mavimsi haleyi, gittikçe daha yoğun ve ışıklı görmeye başlayacaksınız. Çalışmalarınızı ilerlettikçe aurayı renkli ve parlak bir biçimde görebilirsiniz. Çalışma esnasında partnerinizin ve sizin vücudunuzun bazı bölgelerinde karıncalanmalar olabilir. Bu durum, auranızın o bölgelerde yoğunlaştığının işaretidir. Bu noktalarda çok daha yoğun ve parlak bir biçimde aurayı görebilirsiniz.

Yaptığınız çalışmalarda başarılı olmak için kendinizi zorlamayın. İlk deneylerde hiçbir şey göremeyebilirsiniz. Düzenli olarak bu çalışmayı sürdürürseniz, görmeye başlarsınız. Ayrıca, ne kadar rahat bir çalışma içinde bulunursanız, görebilme ihtimaliniz o kadar artacaktır.

120 MiLYON YILLIK HARİTA

Bashkir'li bilimadamlarinin gerçeklestirdigi kesif , insanin tarihiyle ilgili geleneksel yapiya karsit bir sonuç ortaya çikariyor: Ural bölgesinin kabartma (rölyef) haritasini içeren 120 milyon yillik tas plakalar.

imkansiz gibi görünüyor. Bashkir State Universitesinin bilimadamlari ileri derecede gelismis ve çok eski bir uygarliga ait kesin kanitlara ulastilar. Konu 1999 yilinda bulunan muazzam levha; bölgenin resmi, levha üzerine bilinmeyen bir teknoloji tarafindan tam olarak yapilmis. Bu gerçek bir kabartma harita. Bugünün ordularinda hemen hemen ayni tip haritalar kullanilmakta. Harita , sivil mühendislik çalismalarini içeriyor: yaklasik 12,000 kilometrelik kanallar sistemi, su bentleri, güçlü barajlar. Kanallardan çokta uzak olmayan baklava biçimli yerler görünüyor. Harita ayni zamanda bazi yazitlar içeriyor. Hatta sayisiz yazitlar. ilk basta, bilim adamlari bunlarin eski Çin diline ait oldugunu düsündüler. Daha sonra bunlarin hieroglyphic-syllabic (hiyoroglif-hece) sistemine dahil bilinmeyen bir dil oldugu fikrine sahip oldular. Bilim adamlari okumayi basaramadilar...

“Daha çok anladigim, aslinda hiçbirsey bilmiyor oldugumdu,” diyor Bashkir State üniversitesinden fiziksel ve matematiksel bilim doktoru Alexandr Chuvyrov. Yani Chuvyrov sansasyonel bir kesif yapmisti. 1995 yilinda , profesör ve China Huan Hun'daki eski ögrencilerinden biriyle birlikte Eski Çin halkinin Sibirya ve Ural bölgesine göçleri ile ilgili hipotezi arastirmaya karar verdiler. Bashkiria dogru yaptiklari yolculuk sirasinda , eski Çin dilini içeren birkaç tas yazit buldular. Bu buluntular Çinlilerin göç etmesiyle ilgili hipotezi dogruluyordu. Yazitlar okunabiliyordu. Çogunlukla ticari kayitlar, ölüm ve evlilik kayitlarini içeriyorlardi.

Yine de, 18.ci yüzyilda Ufa valisinin arastirmalar sirasinda aldigi notlarda vardi. 200 civarinda siradisi ,üzerinde çizimler olan plakalarin Nurimanov bölgesindeki Chandar köyü yakinlarinda oldugunu not etmisti. Chuvyrov ve meslektasi ilk önce bunlarin Eski Çin göçüyle iliskilendirmisti. 17 ve 18.ci yüzyillara ait arsiv notlari, Rus bilim adamlarinin Ural bölgesinde yaptiklari arastirmalarda, üzerinde isaretler ve kaliplar olan 200 beyaz plakayi inceledikleri ve 20.ci yüzyil baslarinda Arkeolog A.Schmidt'in birkaç beyaz plakayi Bashkirada gördügünden bahsediyordu. Bu bilim adamlarinin arastirmaya baslamalarina neden oldu. 1998 yilinda ögrencilerinden olusan bir ekiple birlikte Chuvyrov arastirmayi ilerletmeye karar verdi. Bir helikopter kiraladi, ve ilk arastirmayi plakalarin bulundugu söylenen yerlerde bir uçus gerçeklestirerek yapti. Buna ragmen, bunca çaba plakalari bulmaya yetmedi. Chuvyrov hayal kirikligina ugramisti ve hatta plakalarin sadece güzel bir söylence olabilecegini düsünmüstü.

Beklenmedik bir sans. Chuvyrov'un köye yaptigi ziyaretlerden birinde, bölgesel tarim konseyinin eski baskani Vladimir Krainov, ( Schimidt daha önce Krainov'un babasinin evinde bulunmustu) kendisine gelerek “Tas plakalar için arastirma yapiyormussun? Benim avlumda birkaç tane degisik plaka var" diye söyler. Chuvyrov, "ilk önce, bu haberi ciddiye almadim" diyor. " Buna ragmen, gidip görmeye karar verdim. Tarihi tam olarak hatirliyorum: 21 Temmuz 1999. Evin sundurmasinin altinda , birkaç ezik ve kirigi olan bir plaka duruyordu. Plaka çok agirdi ve yerinden oynatamadik. O nedenle, Ufa kentine yardim istemeye gittim“ diye anlatiyor.

Bir hafta içinde Chandar'da çalismalar basladi. Bulundugu yerden çikarildiktan sonra tas plaka boyutlari ölçüldü: 148 santimetre yüksekliginde, 106 santimetre genisliginde ve 16 santimetre kalinligindaydi. Yaklasik 1 ton agirligindaydi. Tahta çubuklar üzerinde kaydirilarak yerinden çikaridi. Bulunan seye "Dashka'nin tasi" adi verildi ve (Alexandr Chuvyrov'un torunu bir gün önce dünyaya gelmisti.) arastirma için üniversiteye götürüldü. Topraktan temizlendikten sonra, bilim adamlari gözlerine inanamadilar... "ilk görüs" diyor Chuvyrov " Anladimki bu sadece bir tas parçasi degildi, fakat gerçek bir haritaydi ve siradan bir harita degildi, üç-boyutlu bir haritaydi. Bunu kendinizde görebilirsiniz"

“Bölgeleri nasil tanidik? ilk basta, haritanin çok eski olabilecegini düsünmedik. Büyük sans olarak, Bashkira'nin rölyefi milyonlarca yildir fazla bir degisiklige ugramamisti. Ufa zirvesini taniyabildik, Ufa kanyonu kanitlarimizda en önemli nokta oldu, çünkü jeolojik olarak arastirmalarimiz sonucunda bu plakanin çok eski bir harita oldugunu ortaya koydu. Çünkü kanyondaki yerinden çikarildiktan sonra, dogudan buraya tasinmisti. Bir grup haritacilik, fizik, matematik, jeoloji, kimya ve eski Çin dilleri konusunda uzman Rus ve Çinli arastirmaci , plakanin Ural Bölgesinin haritasini içerdigini, Belya, Ufimka ve Sutolka nehirlerinide kapsadigini buldular. Alexandr Chuvyrov gazetecilere tasi gösterdi. "Ufa kanyonu görünüyor -- Yer kabugundaki bu kirik, Ufa sehri ile Sterlitimak sehri arasinda uzaniyor. Tam orda Urshak nehri eski kanyon boyunca uzaniyor. " diyor. Harita 1: 1.1km ölçeginde yapilmis.

Plakanin jeolojik yapisi belirlenmis durumda. 3 katmandan olusuyor. Taban 14 santimetre kalinliginda en saglam dolomiteden(1) (beyaz mermer), ikinci katman ise en ilginç olani, diopside(2) camindan yapilmisti. Modern bilim tarafindan bilinmeyen bir teknoloji ! Aslinda harita bu katman üzerine çizilmis. Üçüncü katman ise 2 milimetre kalinliginda kalsiyum porselenden yapilmis ve haritayi dis etkilerden korumakta.

“Bu farkedilmeli" diyor profesör " rölyef eski çag tas oymaci tarafindan yapilmamis. Bu imkansiz. Bir makine ile yapilmis oldugu apaçik ortada. "seklinde ekliyor. Ve X-isin fotograflari plakanin yapay orjinli oldugunu ve belli aletlerle yapilmis olabilecegini ortaya koymus.

Bilim adamlari ilk incelediklerinde, bu eski haritanin, eski Çin zamaninda yapilmis olabilecegini varsaydilar, çünkü üzerindeki yazilar düsey olarak yazilmisti. iyi biliniyor ki, 3.cü yüzyil öncesinde kullanilan eski Çin dilinde düsey literatür kullanilmisti. Bunun üzerine, Chuvyrov varsayimi arastirmak için Çin imparatorluk kütüphanesini ziyaret etti. Kütüphanenin verdigi 40 dakikalik izin sirasinda, birkaç nadide bulunan eseri inceledi, fakat hiçbiri plakadaki literatürü içermiyordu. Daha sonra Hunan üniversitesindeki meslektaslarini ziyaret etti. Beraber yaptiklari çalisma sonucunda , porselen kapli plakalarin Çinde hiçbir zaman kullanilmadigina karar verdiler. Yazilari çözmek için harcanan tüm çaba sonuçsuz kalmisti. Yazilar hieroglyphic-syllabic (hiyeroglif-hece) literatürünün disinda kaliyordu. Buna ragmen Chuvyrov, bir tek sifrenin manasini çözmüstü: Bugünkü Ufa kentinin bulundugu enlemin karsiligi.

Plaka üzerinde yapilan arastirmalar daha çok sirri ortaya çikardi. Harita da, dev bir sulama sistemi görülebiliyordu: nehirlere eklenmis, 2 adet 500 metre genisliginde kanal sistemi, her biri, 300-500 metre genisliginde, yaklasik 10 kilometre uzunlugunda ve 3 kilometre derinliginde 12 adet baraj bulunuyordu. Barajlar suyun her iki tarafa dönmesinde yardimci oluyor ve insaatlari sirasinda 1 katrilyon metreküp toprak tasinmis olmaliydi. Mukayese edilecek olursa, Volga-Don kanal sistemi sanki bugünün rölyefine çizilmis. Bir fizikçi, Alexandr Chuvyrov'a göre, insanoglu haritadaki yapinin ancak ufak bir kismini yapabilir. Haritaya göre, baslangiçtan beri, Belaya nehri yapay bir nehir yataginda akiyordu.

Plakanin tam yasini hesaplamak oldukça zor. ilk olarak , radyokarbon analizleri yapildi, ardindan plakanin katmanlari uranyum kronometer ile incelendi. Arastirmalar farkli sonuçlar verdi ve plakanin yasi tam olarak netlik kazanamadi. Plakanin incelenmesi sirasinda, yüzeyinde iki deniz kabugu bulundu. Biri, Naciopsinamunitus of Gyrodeidae ailesindendi ve yaklasik 500 milyon yillikti, digeri ise Ecculiomphalus princeps of Ecculiomphalus alt ailesindendi ve yaklasik 120 milyon yillikti. Yani yas olarak "isleyen versiyon" kabul edildi. "Harita muhtemelen Dünya'nin manyetik kutbu bugünün Franz Josef topraklarindayken, tam olarak 120 milyon yil önce yapilmis olmali " diyor Profesör Chuvyrov ve ekliyor "Harita geleneksel insan anlayisinin ötesinde ve kullanabilmek için uzun bir zamana ihtiyacimiz var. Kendi mucizemizi kullanabiliriz. ilk baslarda, tasin 3000 yillik olabilecegini düsündük. Buna ragmen yasi yavas yavas büyüdü , ta ki biz deniz kabuklarinin tasin üzerinde bazi seyleri isaretledigini anlayana dek. Kim harita yapildiginda kabuklarin canli oldugunu dair garanti verebilir? Harita'nin yapimcisi muhtemelen taslasmis halde bulmus olabilir."

Bashkirde bulunana materyaller , Visconsin-Amerika'daki Tarihi haritacilik arastirma merkezinde incelendi ve Amerikalilar saskina döndü. Uzlastiklari nokta bu haritanin sadece tek bir yolla yapilabilecegi seklindeydi, - denizcilik için yapilmis olan bir harita ancak uzay seferleri sayesinde yapilabilmis. Zaten, suan Amerikada Dünya'nin üç boyutlu haritasinin yapimi ile ugrasilmakta. Bununla beraber, Amerikalilar Dünya haritasini 2010 yilinda bitirmeyi planliyorlar. Asil sorun, böyle bir üç boyutlu haritanin yapilabilmesi için, zorunlu olarak çok fazla sekil üzerinde çalismak gerekiyor. Chuvyrov'a "Örnegin , bir dagin haritasini yapmak istesek?" seklinde bir soru yöneltildiginde, "Bu gibi haritalari yapmak için teknoloji süper-güçlü bilgisayarlara ve uzay mekigi ile yapilacak bir sefere ihtiyaç duyuyor. "diyor. "Peki bu haritayi kim yapti?" seklindeki soruya ise, temkinli bir sekilde "UFO'lar ve dünya disilar hakkinda konusmayi sevmiyorum. izin verin haritanin yapimcisini basitçe, The Creator diyelim" diyor.



Görünen o ki, her kim ve ne zaman yaptiysa sadece hava yolu kullaniyormus : Haritada hiç yol yok. Veya muhtemelen su yollarini kullaniyorlardi. Ve düsünecek olursak, bu eski haritayi yapanlar bu bölgede yasamiyorlardi. Sadece sulama amaçli yapilmis bir toprak parçasi. En olasi fikir bu görünüyor.

Harita üzerindeki son arastirmalar yeni sansasyonlari beraberinde getiriyor. Artik bilim adamlari, haritanin sadece büyük bir Dünya haritasinin parçasi oldugundan eminler. Bazi hipotezlere göre, toplam 348 parçadan olusuyordu. Diger parçalarda yakin yerlerde olmali. Chandar'in dis mahallerinde, bilim adamlari 400'den fazla örnek aldilar ve gerikalan haritanin bulunabilecegi yer Sokolinaya Dagi geçidi olarak ortaya çikti. Buna ragmen buzul çagi sirasinda parçalara ayrilmisti. Fakat eger bilim adamlari "Mozaik"'leri birlestirmeyi basarabilirse, harita 340m x 340m boyutlarinda olacak. Materyaller toplandiktan sonra, Chuvyrov ayni bölgede bir arastirma yapti ve 4 parça incelenebildi. Bir tanesi Chandar'daki bir evin altinda, digeri tüccar Khasanov'un evinin altinda, üçüncüsü , bir köy banyosunun altinda, dördüncüsü ise bir demiryolu köprüsünün altinda.


Bu arada , Bashkir bilim adamlari buluslari ile ilgili bilgileri dünyadaki farkli bilimsel merkezlere yollamaya devam ediyorlar; bazi uluslararasi konferanslarda mevzu hakkinda raporlar sunuyorlar: GÜNEY URALDAKi BiLiNMEYEN BiR UYGARLiGA AiT SiViL MÜHENDiSLiK ÇALiSMASI

Ufo Fotoğrafları















Bir Savaş Pilotunun Anısı

Kutbun ötesindeki ülke

Bu anılar 1947 yılının Şubat ve Mart aylarında yazıldı.

Kutup Kaşifi Amiral Byrd´ün içinde bulunduğu koşullar dayanılabilir ve güvenilirdi. Başka kişiler tarafından da bir hayal olayının yaşanmadığı yönünde güvence verildi. Yazılanlar, Amiral´in birebir sözcükleridir. Kuzey Kutbu´nun uzun bir gecesinde yazılmış ve ciddi bir kaşifin ve bilim adamının parlak gün ışığı altında yaşadığı gerçeği anlatmaktadır.

Yayınlayan: Dr. William Bernard Ph.d., D.D.


Admiral Richard B. Byrd´ün Günlüğü Şubat-Mart 1947

"Kuzey Kutbu´nda bir keşif uçuşu

İç Dünya; Benim Gizli Günlüğüm"

Bu günlüğü gizlilik içinde yazmalıyım. Yazdıklarım Arktik´de 1947 yılı Şubat´ının 19. gününde yaptığım uçuşla ilgili. Zamanı geldiğinde, muhakkak insanlar daha akıllı olacaklar ve kaçınılmaz gerçeği kabul edecekler. Yazdıklarımı açıklamak özgürlüğüne sahip değilim, belki de bunlar asla toplumsal bir incelemenin ışığını asla göremeyecektir ama birgün herkesin okuyabilmesi için bunları kaydetmek benim görevim. Bu açgözlü ve sömürücü dünyada kesin eminim ki, insanoğlu gerçekleri daha fazla bastıramayacaktır.

Bu olayın yaşandığı yerleri gösteren haritayı görmek için tıklayın

"Uçuş Seyir Defteri" 19 Şubat 1947-Artrik Üssü Kampı

Saat 06:00: Tüm hazırlıklar tamamlandı. Kuzeye doğru uçacağım, tüm yakıt depoları dolduruldu.

Saat 06:20: Sancak motoru daha güçlü gibi. Ayarlama yaptık, şimdi daha iyi.

Saat 07:30: Üsle radyo ilişkisi kontrolu yaptık. Herşey yolunda. Telsizcim memnun.

Saat 07 Sancak motorunda zayıf bir akıntı var gibi. Yağ basıncı normal.

Saat 08:00: Uçuyorum. Uçuş normal görünüyor. 7.000 metrede uçuyorum. Türbulans normal. Herşey yolunda.

Saat 08:15: Üsle telsiz kontrolu normal.

Saat 08:30: Türbulans oluştu. Bin metreye kadar inmeye karar verdim, uçuş koşulları yumuşak görünüyor.

Saat 09:10: Çok büyük bir buz alanı, altta kar yağıyor. Görüntü muhteşem. Kırmızıdan mora kadar tüm renkleri görüyorum. Pusula olduğu yerde dönüp duruyor, üsle tekrar ilişki kurduk ve gördüklerimi anlatım.

Saat 09:10: Her iki pusulam da yani manyetik ve gyro pusulalar dengelerini iyice yitirdiler, titreşip duruyorlar. Güneş pusulasını kullanıyorum. Kontrollar yavaş tepki veriyorlar ama bir buzlanma belirtisi yok.

Saat 09:15: Uzakta dağlar görüyorum.

Saat 09:49: Dağları gördüğümden bu yana 29 dakika geçti. Görsel bir yanılgı yok. Bunlar birer dağ ve daha hiç görmediğim bir sıradağ halindeler.

Saat 09:55: Altimetre 8.900 metreyi gösteriyor; güçlü bir türbulans var.

Saat 10:00: Hala kuzeye doğru uçuyorum ve altımda küçük bir dağ sırası var, bunu tanımlıyorum ve soruşturmam gerek çünkü böyle bir dağ oluşumu haritalarda yok. O da ne? Dağların arasında ve tam ortada küçük bir nehir akıyor, aşağıda yeşil bir vadi olamaz. Burada garip ve normal olmayan birşeyler var. Buz ve kar olmalıydı ama ben dağların yamaçlarında yeşil ormanlar görüyorum. Yön bulma araçlarım hala çılgınca dönüyorlar. Jiroskop hala öne ve arkaya doğru titreşip duruyor.

Saat 10:05: Dörtbin metreye indim ve alttaki vadinin üzerinde sola doğru sert bir dönüş yaptım. Aşağıda yeşille örülmüş bir alan var. Burada ışık farklı, güneşi göremiyorum. Sola biraz daha döndüm ve aşağıda çok büyük garip hayvanlar gördüm. File benziyorlar ama hayır bunlar birer mamut. İnanılmaz ama oradalar. 3.000 metredeyim, dürbünle bakıyorum ve hayvanlar görüyorum; oradalar. Mamutlara çok benziyorlar. Bunu üsse bildirmemiz gerek.

Saat 10:30: Yeşil renkli tepelere yaklaşıyorum. Dış ısı, termometrenin gösterdiğine göre 23 derece. Düz olarak uçmaya devam ediyorum. Göstergeler normal ama ben bir bulmacanın içindeyim. Yine üssü arıyoruz ama telsiz çalışmıyor.

Saat 11:30: Eğer normal kelimesini bu ortamda kullanırsam herşey yolunda. İlerde bir yer var, sanki bir kente benziyor. Uçak çok hafifledi, bir tüy gibi dalgalanarak uçuyor, kontrollar emirlerimi dinlemiyorlar. Tanrım!, Normal tepkiler vermeyen bir araç içinde uçuyorum ve yeterince hızlı değilim ama ilerde uçan garip bir araç var. Disk şeklinde ve parlak. Bana doğru yaklaşıyor,üzerindeki işareti görüyorum; bu bir gamalı haç. Fantastik! Neredeyiz? Ne oluyor? Kontrolları geri almaya çalışıyorum. Ama olmuyor, kontroller isyan ediyorlar.

Saat 11:35: Telsizden çatırdılar geliyor, İngilizce bir ses ama derinlerden geliyor. Aksan İsveç ya da Alman. Şöyle diyor; "Bölgemize hoşgeldiniz Amiral. Sizi yedi dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz. Rahat olun." Uçağımın motorları durdu, garip bir gücün kontrolu altında uçmaya devam ediyorum. Şimdi uçağım kendi çevresinde dönmeye başladı.

Saat 11 Bir diğer telsiz mesajı. İniş olayı başladı. Uçak şiddetle titriyor, aşağıya doğru iniyor, sanki görünmeyen dev bir asansörün içinde gibiyim. Artık çok rahatım, birşey umurumda değil. Hafif bir sarsıntıyla uçağım yere temas ediyor.

Saat 11:45: Günceme aceleyle son cümleleri yazıyorum. Uçağıma doğru gelenler var; hepsi uzun boylu ve sarı saçlılar. Uzakta büyük ve parlak binaların bulunduğu bir kent var, gökkuşaklarına benzer renk dalgaları nabız gibi atarcasına kentin üzerinde yükseliyor. Ne olduğunu anlamış değilim ama ortada tehlikeli birşey yok, hiçbir silah görmüyorum. Kargo kapısını açarken bir sesin ismimi söylediğini duyuyorum. Herşeye razıyım.(Kaydın sonu)





Kristal kente giriyorum...

Bundan sonra olanları hafızama güvenerek yazdım. Hayal gücümü zorlamam gerekiyor, bütün bunlar çılgınca ve olmaması gereken şeyler. Telsizcimle beraber uçaktan çıktık, içten ve samimi bir karşılama bu. Tekerlekleri olmayan küçük bir platformun üstüne bindik. Şimdi hızla parlayan kente doğru gidiyoruz, kent sanki kristalden yapılmış gibi, içeri girerken daha önce hiç görmediğim büyüklükte binalar görüyorum. Bu yapılar Frank Lloyd Wright´ın (Dönemin ünlü sürrealist mimarı) çizimlerinin ötesinde. Ya da bir Buck Rogers filminin setindeyim (Yine dönemin sinemasında canlandırılan bir bilim kurgu kahramanı). Daha önce hiç tatmadığım sıcak içecekler ikram ediliyor, çok lezzetliler. On dakika kadar sonra iki hostes geliyor, çok güzeller ve kendileriyle beraber gelmemi söylüyorlar. Yapacak birşey yok, gidiyorum ama telsizcim kalıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra asansöre benzer bir yere giriyor, aşağıya doğru inmeye başlıyoruz, araç duruyor ve kapı yukarıya doğru sessizce açılıyor. Uzun bir koridorda ilerliyoruz, gülkurusu renkte bir ışık heryerden yayılıyor, sanki duvarların içinden geliyor. Büyük bir kapının önünde duruyoruz. Kapının üzerinde okuyamadığım bir yazı var, kapı ses çıkarmadan açılıyor, girmem için işaret ediliyor. Hosteslerden bir tanesi; "Korkacak birşey yok Amiral, Üstad´ın huzuruna kabul edileceksiniz." diyor.

Üstad´ın mesajı

İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkileyici. Karşımda çok güzel bir insan var, gördüklerimi anlatamıyorum, bildiğim sözcükler buna yeterli değil. İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor, melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor; "Yerimize hoş geldiniz Amiral" O, bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var, uzun bir masada oturuyor sonra kalkıp, bana oturmam için gösteriyor. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak ve melodik sesle konuşuyor; "Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz." Dünyanın yüzeyi mi? diyor ve soluğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve; "Evet, şu anda İç Dünya´nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya´da Hiroshima ve Nagasaki´de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara ´Flugelrad´ diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız. Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı. İnsanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral." Sözünü kesiyor ve benimle ne yapacaklarını soruyorum.

Zamanı geldiğinde...

Üstad delici bakışlarıyla sanki düşüncelerimi okuyor ve bir zaman sonra cevap veriyor; "Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var." Başımı sallıyorum ve devam ediyor; "1945´de ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı, Flugelrad´larımıza ateş açılıp, düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum; dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Silahlanmanızın bir anlamı yok, biliminizde güvenli bir yer yok. Kültürünüzde açan her çiçek, öfke ve hiddetle ezilip, yok ediliyor, tüm insan canlılar derin bir kaosun içine düştüler. Yaşadığınız son savaş daha sonra ırkınızın başına geleceklerin sadece bir başlangıcı. Biz burada her geçen saat durumu daha açık görüyoruz. Söylediklerimde bir yanlış var mı?" Hayır, bu eskiden de oldu, karanlık çağlar geldi ama beşyüz yıl önce sona erdi, diyorum. Üstad devam ediyor; "Evet, oğlum. Karanlık çağlar asıl şimdi ırkınızın üzerine geliyor, karanlık dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var, fazlası söylenmemeli. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz, belki savaşın ve çekişmelerin boşyere olduğunu birgün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek. Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin."

Ve dönüş

Bu sözlerle beraberliğimiz sona ermiş gözüküyor. Bir an için duruyorum, bu bir rüya olmalı ama ben bu gerçeği biliyordum. İki güzel hostesimin gelip "Bu yoldan Amiral" demeleriyle kendime geldim. Çıkmadan evvel bir kez daha dönüp Üstad´a bakıyorum. O mitolojik yüzde yumuşacık gülümseme var; "Elveda oğlum" diyor ve ince uzun elini kaldırarak bir barış hareketi yapıyor. Hızla geri dönüyor ve yukarı çıkıyoruz. Hosteslerimin birisi bana dönüyor ve; "Acele etmeliyiz Amiral. Üstad, sizi geciktirmememizi istedi, mutlaka geri dönmeli ve mesajı vermelisiniz." Birşey demiyorum. Olan herşey inancın ötesinde. İlk geldiğimiz yere dönüyoruz, telsizcim orada, çok gergin ve yüzünde endişeli bir ifade var. Ona herşey yolunda Howie, diyerek sakinleştiriyorum. Yine uçan platformla uçağımızın yanına götürülüyoruz. Motorlar çalışmıyor, hemen biniyoruz. Kapı kapandıktan sonra görünmeyen güç, uçağı kaldırıp bir anda 8.000 metreye çıkarıyor. Onların araçlarından iki tanesi belli bir uzaklıktan bizi izliyor. Çok hızlı gidiyoruz ama hız göstergesini okuyamıyorum, ileriye doğru gidiyoruz. Telsiz çalışıyor ve bir ses; "Şimdi sizi terk ediyoruz Amiral, kontrollar serbest. Auf Wiedersehen!!!!" diyor. Almanca bir veda. Howie ve ben flugelrad´ların soluk mavi gökte kaybolmalarını izliyoruz. Uçağım birden sarsılıyor ve aşağıya doğru dalışa geçiyor. Toparlanıyor ve kontrolu alıyoruz. Şimdi uçuş normal, kimse konuşmuyor, ikimiz de kendi düşüncelerimizle başbaşayız.

Güncenin devamı

Saat 22:00: Yine sonsuz buz ve kar çölündeyiz. Üsse uzaklığımız yaklaşık 27 dakika. Haberleşiyoruz, cevap geliyor. Bütün koşullar normal. Üstekiler bizden haber aldıkları için çok mutlular.

Saat 22:00: Üsse yumuşak iniş yapıyoruz. Bir görevi bitirdim ama çok daha büyük bir görev şimdi beni bekliyor...

Kaydın sonu

11 Mart 1947´de Pentagon´da bir toplantıda hazır bulundum. Olanları anlattım, keşfimi açıkladım ve Üstad´ın mesajını aktardım. Herşey gereğince kaydedildi. Başkan´a bilgi aktarıldı Ama geciktirildiğimi veya alıkonduğumu hissediyorum. Yüksek Güvenlik Örgütü ve bir tıb ekibi ile uzun görüşmeler yaptırdılar, bir kasıt algılıyorum. Büyük bir sıkıntı içindeyim, ABD Ulusal Güvenlik koşulları gereğince, sıkı kontrol altındayım. Ve sonunda emri aldım; bildiğim her konuda kesin olarak sessiz kalmam isteniyor, bunu insanlık adına yapacakmışım. İnanılmaz ama ben bir askerim ve emirlere uymaktan başka yapacak birşeyim yok.

30/12/56: Son sözler

1947´den bu yana yıllar geçti. Günlüğümü tamamlamam gerekiyor. Kapatırken, kendimden eminim. Bu sırrı yıllar boyunca inançla sakladım. Bu benim tüm moral değerlerime ve haklarıma karşıydı. Şimdi sonsuz gecenin geldiğini hissediyorum ve bu sır benimle beraber ölmemeli. Ama gerçek eninde sonunda galip gelecek. İnsanlığın tek umudu bu. Gerçeği görüyorum ve ruhum bir an önce serbest kalmak için çırpınıyor. Askeri canavarlığın kalbi olan endüstri için görevimi yaptım. Şimdi uzun gece başlıyor ama bu bir son olmayacak. Uzun Artrik gecesinde olduğu gibi, gerçeğin parlak güneş ışığı yine gelecek ve karanlıklardan ışık doğacak. Çünkü ben Kutbun ötesinde varolan ülkede en büyük bilinmeyeni gördüm.

Amiral Richard E. Byrd

ABD Deniz Kuvvetleri 24 Aralık 1956

Kur'an da Uzaylılar

Talak Suresi Ayet !2

(Allahülleziyn haleka seba Semavatin ve minel ardı MİSLEHÜNNE....)

(Allah Semavatta Arz Üzerinde Yaratmış olduğunun Bir Mislini daha Yarattı)

Mana Meal Olarak Alınacak Olursa Allah Diyor ki
Ben Öyle Bir Allahım Ki Yedi Semavatı yarattım
Arz Üzerinde Yarattığımın Bir Mislini de O sema da Yarattım

Bizim Bildiğimiz Sema Henüz Dünyanın Seması
Yani Bugün Fennin Bocaladığı Dünyanın Seması

Allah Ben Size Dünyanın Semasını Tezyin ettim Der Dünyanın Seması
Tabiiii Bilmediğimiz Namütenahi Yarattım Diyor

şimdi Soruyorlar Hazreti Aliye Bu ne demek

-Açık diyor bu
bunun Ne demeği var mı ? Muhkem Ayet Bunun Tevili Filan İşaretleri Yok Apaşikare

-Yine anlamadım diyor
-Bu gün diyor o alemde benim gibi bir Aliyebni Ebu Talib Senin Gibi de Bir İbni Abbas Yaşıyor


Yaaaa Şimdi Bu günkü Fen Orada Hayat Var mı Yok mu
daha buralarda dolaşıyorlar

hem sonra (acaba zannıma göre dikkat acaba diyorum Hazreti İsa Aleyhisselam orada mı)

Bu din derki oralara çıkılır seyahat edilir fakat onlar iş değil

Oralara çıkılır Fakat Hüner Gönül Aleminde Seyahat yapmaktır Kalb Aleminde
Bunu Arayan Bir Kaşif Çıkmıyor

Hazreti İnsanın Kalbindeki Sokaklarda Varidatta Ne Var Onu Arayacak Bir Kimse Çıkmıyor



evet azizim Kuranı Mübin öyle bir Kitaptır ki manasını tefsirini şahıslar kalemler kağıtlar değil zamanlar yapar zamanlar…

mesela şu nazmı kerimin huzurunda huşu ile duralım

Şura ayet 29
Ve min ayatihi halkussemavati vel’ardı ve ma besse fiyhima min dabbetin ve hüve ala cem’ıhim iza yeşaü kadıyrün


Ayette resmen sema aleminde içinde oturulan bir yer olduğu bildiriliyor
Sonra sema sakinleri ile arz sakinleri cem (toplanıp) ve ihtilatı karşılaşıp görüşmeleri, beyan ediliyor

Bu günkü yükselen bilimde bunun pek yaklaştığını söyleyip üzerinde durmuyor mu ?

Ayetin manası :

O Semaların ve Arzın yaradılışı ve onlarda canlı hareketli her dabbenin üredilişi de onun ayatındandır kudreti süphanisini beyan eden alametlerindendir
Hem O dilediği zaman onları toplamağa kaadirdir

14 Ağustos 2007 Salı

Kayıp kıta mu, Atatürk ün bitiremediği son araştırması

Kayıp kıta mu, Atatürk ün bitiremediği son araştırması..
Belki bilenler vardır,Atatürk yaşamının son dönemlerinde mu kıtasıyla ilgili araştırmalar yaptı.fakat bu araştırmalar bitmedem !!ne yazık ki!!! vefat etti..
bunla ilgili kitap çıktı bugünlerde..size mu kıtasıyla ilgili bilgi wereceğim,2 ayrı kaynaktan..



BATIK KITA MU’NUN SAKİNLERİ ANTAKYA’NIN İLK ZİYARETÇİLERİ MİYDİLER ?



Tarih, geçmişin olaylarını eldeki kaynak sayılan malzeme ve dokümanları kronolojik sırayla tutarlılıkla irdeleyerek inceleyen, neticelerini, neden ve niçinleri ile ortaya koymaya, açıklamaya çalışan bilim dalıdır. Tarihçi, topladığı bilgi ve belgeleri eksik dahi olsalar bir pazılın parçaları gibi akıl yürütme yolu ile birleştiren, yeniden kurgulayan kişidir. Bütün bu çalışmaları yaparken, arkeoloji, bibliyoğrafya, kronoloji, paleografi, mühürbilim, yazıtbilim, soybilim, antropoloji, sosyoloji ve ekonomiden faydalanır.

19. yüzyılda gerçekleşen bilimsel, belgesel tarihçilik devrimine rağmen, bir tarihçi ne kadar titiz olursa olsun içinde yaşadığı toplumun parçasıdır. Bu da geçmişi algılayışını belirleyen belki de en önemli faktördür. Bilgi ve belgeleri seçmesinde, konuyu tanımlamasında, vardığı neticede hep parçası olduğu toplumun izlerini ÖZ BENİNde taşır, taşıyabilir. Belki de bu, tarihi TEK YORUM, TEK SENTEZ dayatmacılığından koruyan ve tarihçileri doğruyu bulmaya yönelten bilimsel evrensel bir emniyet sübabıdır. Hangi konumda olursa olsun İNSANIN / İNSANLARIN doğup büyüdüğü, geçmişten geleceğe bağlandıkları topraklarının, belki de şuuraltındaki meşru müdafaalarıdır. Bu bakımdan tarihçi bütün teknolojik gelişmelere rağmen SÜBJEKTİFTİR. Bu yazının sahibi tarihçi, antropolog, arkeolog değildir. BİR İNSAN olarak önce kendi ÖZ BENİni geliştirmek arzusu ile okumaya, öğrenmeye önem vermektedir.


Burada anlatılanların hayal mahsulü olduğunu düşünenler olabilir. Yazının sonuna konacak kaynakçalara bakıldığında, OKUYUCU merak eder kaynaklara başvurur, olayları kendince irdelerse hayal ile gerçeğin ne kadar ince bir çizgide seyrettiğini hissedecektir. Daha da önemlisi ATATÜRK’Ü, ONUN BİTTİ DENİLEN BİR İMPARATORLUKtan NASIL BİR HALK, BİR MİLLET YARATTIĞINI yalnız ASKERİ DEHASI ile değil, aslında bir an denebilecek zaman aralıklarında GELECEK için, BİZLER için araştırıp sentezlediği belgelerde, ANITKABİR’de bulabilecektir. Tabiidir ki nihai yorum ve sentez her bir okuyucunun BENİNde kendince özümsenecek, şekillenecektir.


Dünyaya gözümüzü açtığımız andan kısa bir süre sonra algılamayabaşladığımız ilk seslerle birlikte, hani kendimizi en güvende hissettiğimizde uyumaya çalışırken anlatılan geçmiş zaman hikayeleri var ya...

Bir zamanlar Pasifik Okyanusunda, Amerika ile Asya arasında, merkezi ekvatorun biraz güneyinde MU ülkesi denen bir kıtanın varlığından bahseder kitaplar. Ama bu bir geçmiş zaman hikayesi değildir. Bu, İNSAN denilen üstün varlığın yeryüzünde gelişerek devam edecek sonu bilinmez hikayesinin başladığı yerdir!




Her şey İngiliz araştırmacı Colonel James Churcward’ın (İngiliz silahlı kuvvetlerinde albay) görevli olarak gittiği Hindistan ve Tibet’te 1880 yılında başladı. Günümüzde evrim kuralları, mühürbilim ve arkeoloji bilimlerine büyük katkılar sağlayan araştırmalarında Churcward eski dinlerin kökenleri ile ilgili çalışmalar yaparken, 1883 yılında Batı Tibet’te bulunan bir manastırda manastırın Baş rahibi RISHI ile tanıştı. Burada günümüzden yaklaşık 15.000 yıl önce yazıldıkları ispat edilen taş tabletlerin varlığını öğrenen Churcward, NAACAL TABLETLERİ olarak adlandırılan bu tabletleri çözümleyebilmek amacı ile manastırda Rishi’nin yanında iki yıl kaldı. Bu süre içerisinde çeşitli sembollerden ve şekillerden oluşan, eski ve ölü bir dil olan Naacal dilini Rishi’den öğrenen ve tabletleri çözümleyen bilim adamı dünyanın çeşitli bölgelerinde, Kuzey, Orta ve Güney Amerika’da, Mısır’da, Avusturalya’da, Güney Pasifik adalarının nerdeyse tamamında Orta Asya ve Sibirya’da 50 yıl sürecek araştırmaların kıyısında olduğunu bilebilir miydi?

Şimdi biraz başa dönelim ve baş rahip Rishi’nin binlerce yıldan beri gizli kalmış bu tabletleri neden Churcward’e gösterdiğini, daha ileri giderek çözümlenebilmeleri için gerekli olan Naacal dilini niçin öğrettiğini düşünelim. Bu konuda ispatlanmış kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak tabletler çözümlendiğinde 15.000 yıl önce yazılmış bu tabletlerin Hindistan’a MU kıtasından Naacal rahipleri tarafından getirildiği ortaya çıkıyordu. Bunlara Naacal Kardeşlik örgütü de denmekteydi. Naacal’lar hem bilim adamı hem rahiptiler ve Mu ülkesinde yönetici konumdaydılar. Mensubu oldukları ilk TEK TANRIlı dini (belkide şimdilik kaydıyla) hem kendi kıtalarında, hem kolonilerde yaşayan insanlara daha rahat anlatabilmek amacı ile bu semboller dilini kullanıyorlardı. Bu dilin ezoterik, manalarını ise yalnızca imparator ve kendileri biliyorlardı.


Ezoterizmin Osmanlıca karşılığı batınilik, Türkçesi içsel, içyüz anlamındadır. Ezoterizmin zıddı olan sisteme ise egzoterizm denir. Osmanlıca karşılığı harici, Türkçesi dışsaldır. Ezoterik bilgi herkese verilmeyen, açıklanmayan, belli eğitimlerden geçerek o bilgiyi almaya hak kazanan insanlara verilen bilgilerdir. Bu bilgilere ulaşabilmek için insan önce egzoterik bilgileri öğrenmekle başlar ve çabalarıyla zaman içinde ezoterik bilgileri almaya hak kazanabilir.


Ezoterik bilgiler genelde yazılı olmayabilirler ve bir öğreten, yol gösteren tarafından sembollerle, belirli bir sistemle öğrenciye verilir öğretilirler. Buna inisiasyon denir. Bu kavram örneğin Şaman-Türk geleneklerinde el vermek deyiminde manasını bulur. Çağlar içerisinde Mu'dan başlayarak sırasıyla Atlantis, Uygurlar, Maya, Tibet, Hermes-Mısır, Hint uygarlığı, Rama, Babil, Pisagor, Saabilik, Eflatun, Yesevilik, Yeni Platonculuk, Kabbala, Ahilik, Mevlana, (ve diğer batıni ekollerin) kaynağında ezoterizm ve ezoterik bilgiler yatar. Churcward Naacal tabletlerini çözümlediğinde ilk olarak Pasifik okyanusunda Asya ile Amerika arasında büyük bir kıtanın varlığını ortaya çıkardı. Bu kıta günümüzden yaklaşık 200.000 yıl önce üzerinde belki de ilk insanı barındırmaya başlamıştı. Kıtanın toprakları o kadar geniş ve bereketli, hava o kadar ılıman ve güzeldi ki her şey hızla çoğaldı. Yıllar çağları, çağlar bin yılları kovaladı ahenk ve güzellikler içerisinde. Günümüzden 70.000 yıl önce Mu kıtası yaklaşık 60.000.000’dan fazla insanı barındıran dev boyutta bir kıta olmuştu, hayvanı, bitkisi aynı zamanda teknolojisi ile. İlk kolonileşme yeni yerler arama dürtüsü bu yıllara rastlar. Bu hareketlenmenin sonunda batı ve doğu yönünde iki göç yolu,iki büyük koloni ortaya çıkar. Churcward’ü toplam 50 yıl süren bu araştırmalarında hiçbir şey arkeolog William Niven’in 1921-1923 yıllarında Meksika’da ortaya çıkardığı tabletler kadar etkilemez ve gerçeğe yaklaştırmaz. Niven, Meksika’da eski çağlara ait çok fazla tablet bulmuştu. Bütün bunların çözümlemesi Naacal lisanı ile yazıldıkları için ancak Churcward tarafından yapılabildi. Böylece Mu kıtası, göç yolları ve batışı hakkındaki bilgiler bütünün eksiklerini tamamlayarak, bilimin hizmetine sunulabildi. James Churchward, Willam Niven’i günümüz bilimlerine, kendisine ışık tutan, katkıda bulunan çalışmalarından dolayı sevgi ve saygı ile anmaktadır. Belki de Niven’in buluşları olmasa Churcward çalışmalarını bu kadar ileri götüremeyecekti.



Mu kıtasından çıkan, kıtaya göre batıya giden bir göç yolu Uygur İmparatorluğunu ortaya çıkarmıştır. İmparatorluk Asya ile Avrupa nın çok büyük bir bölümünü kapsamakta idi ve Mu’nun en büyük kolonisi idi. Uygur imparatorluğunun sınırları zaman içerisinde Avrupa üzerinden Atlantik kıyılarına kadar ulaştı. İÖ.1000’li yıllardaki Çin belgeleri Uygur’ların 17.000 yıl önce uygarlıklarının zirvesinde olduğunu söyler.


İkinci göç yolu kıta ya göre doğuya giden, Meksika’nın güneydoğusundan Atlantis kıtasına geçen yoldur. Atlantis-Uygur’la birlikte ikincil, ilk anakaradır. Mu’dan çıkan doğu koloni yolları Atlantis’ten sonra Atlantik Okyanusu’nu geçerek Akdeniz’e ulaşmış ve burada bugünkü Fas, Tunus, Cezayir, Yunanistan ve Mısır’a kollar vererek Anadolu’ya ulaşmıştır. Mu kıtası günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce yaşanan depremler ve volkanik patlamalarla suların derinliklerine gömülmüş, yok olmuştur. Churcward’ün derlemiş olduğu haritalar incelendiğinde çağlar boyu medeniyetlerin beşiği olan Anadolu’nun hem Uygur İmparatorluğu
hem de Atlantis üzerinden gelen göç yollarının adeta bir harman yeri olduğunu görüyoruz. Bu da aslında Anadolu, Sümer, Babil, Asur, Grek uygarlık etkileşimlerinden çok daha önceleri tarihin derinliklerinde Mu, Uygur, Atlantis, Anadolu uygarlık etkileşimleri olduğu gerçeğini ortaya çıkarmaktadır. Bu gerçeği teyit eden bir başka buluş ise Prof. Ralph Solecki nin 1957 yılında ortaya çıkardığı buluntulardır. Solecki Toros dağlarından başlayan, Ağrı Dağı’na doğru devam eden buradan güneydoğuya Zagros Dağları’na (Irak, İran sınırı) inen, buradan da güneybatıya Suriye, Lübnan’a doğru bir kavis çizen dağlık arazilerde (Solecki buna uygarlık kavisi demektedir) Şanidar mağarasında 44.000 yıl öncesine ait 9 iskeletle birlikte, modern insana ait kanıtlar bulmuştur. Solecki’nin ifadesine göre bu kaviste günümüzden 13.000 - 100.000 yıl öncesine ait daha çok sayıda mağara gün ışığına çıkarılmayı beklemektedir. Onbinlerce yıldan beri bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ANTAKYA’nın geçmişinin genelde ve haklı olarak İÖ.333 yılında Pers hükümdarı Darius’u İssos savaşında mağlup eden İskender’in bu toprakları tanıması ile başladığı zannedilir. Bu daha önceki bin, on bin yıllara ait araştırmaların, buluntuların araştırmayı yapanların çalışmalarını ve neticelerini yeterince tanıtamamalarından veya bütün bunların dar bir çerçevede, çevrede kalmasından kaynaklanmaktadır. Bunun ötesinde yapılan bu çalışmalara, araştırmalara verilen lokal ve genel destekler, olayların ciddiye alınıp algılanması da moralite yönünden araştırmacıların cesaretlenmesinde ve genel paylaşımlarında pozitif bir rol oynayacaktır.



Antakya’nın çok eski geçmişi ile ilgili ilk araştırma AMIK KAZILARI PROJELERİ kapsamında, Tell Tayinat, Tell Al-Judaidah, Chatal Höyük gibi uluslar arası arkeolojik tanımlamalar çerçevesinde “Oriental Institute’s Syrian Expedition” tarafından 1932-1938 tarihleri arasında yapılmıştır. İkinci araştırma Sir.Leonard Charles Woolley tarafından önce 1937-1939 sonra 1946-1949 yılları arasında Tell Atchana’da yapılmıştır. Woolley ve daha önce bu araştırmalara ve kazılara konu olan çağlar İÖ.1400-1800, günümüzden yaklaşık 3400 - 3800 yıllar arasındaki dönemleri kapsamaktadır. Woolley bu çalışmalarından önce 1907-1911 yılları arasında Mısır’ın güneyinde ve Sudan’ın kuzeyinde araştırmalar, kazılar yapmıştır. Woolley bu araştırmasından sonra 1922 yılında British Museum, University of Pensilvanya ortak çalışma grubunun genel yöneticisi olarak Ur’daki (modern Irak) bir araştırmaya da başkanlık etmiştir. Buradaki araştırma konusu günümüzden 6000-2400 yıl öncesinin bulgularının tespit edilmeye çalışılmasıdır. Bu iki araştırmadan sonra bir bağlantı olarak günümüzden yaklaşık 3400-3800 yıl önceyi gün ışığına çıkaran Tell Atchana çalışmaları (yeni ANTAKYA HİKAYESİ) o dönem için bir tesadüf mü acaba? Bir de bunun Mısır, Irak yaklaşımlarını düşünürsek?...


Hatırlamaya çalışalım!


Mu’dan başlayan, Atlantis’ten gelen göç yolları haritasındaki yerleşimlerden en önemlilerinden birisi MISIR’dı... ve nihai varış noktalarından bir diğeri ANTAKYA değil miydi?


Solecki’nin ifade ettiği gibi, Ur “geçmiş uygarlık yarı kavisi”nin Doğu’daki ev sahiplerinden biri ise gelen ziyaretçileri karşılayan Antakya olamaz mı?


Şimdi çok daha yakın çağlara gelelim.


İskender’i İÖ. 333 yılında bu topraklara bağlayan anımsanan, bir cümle ile hatırlayalım. “TOPRAKLAR ÖYLE BEREKETLİ, SULAR ÖYLE BERRAKTI Kİ GİDERKEN BU DEFA ARKASINA BAKTI KOCA İSKENDER. SUYUNDAN İÇTİĞİ PINAR ANNESİNİN SÜTÜ KADAR TATLI GELDİ ONA. OLİMPİAS OLSUN ADI, ANNEMİNKİ GİBİ.” dedi ve gitti ........


Mu’dan ayrılan insanların da aynı hislerle arkalarına bakmadıklarını kim bilebilir?


Zaman akmaya devam etti ........


İÖ.100’lü yıllarda Roma’dan sonra, kültürü, sanatı, ticareti ve zenginliği ile doğu ve batının her bakımdan buluştuğu bir sentez başkenti idi Antakya.


Samandağ’da (Seleucia Pieria) deniz hep gönlünce hep coşkuyla gelir kıyılara çağlardan beri... diğer açık AKDENİZ limanları gibi. Tarih bu limanlara varabilmek için bir noktanın kerteriz alınması gerektiğini söyler. Açık havalarda Kıbrıs’ın en kuzey ucundan Zafer limanından bakıldığında Kel Dağ (Cebel Akra), çoğu zaman Kel Dağ’dan bakıldığında Zafer Limanı görünür.

Acaba ilk gezginler yeni anakaraya varmak için yollarını nasıl buldular?...


Günümüzde 1995’li yıllarda Chicago Üniversitesi, Oriental Institute’nin yeniden başlattığı bir çalışma var ANTAKYA’da. Adı AMIK VADİSİ PROJESİ. Araştırılan zaman günümüzden 6.000 yılın daha öncesi. Projenin başında tanıdık bir isim... Chicago Üniversitesi görevlisi Prof. K. Aslıhan Yener başkanlığında Tony Wilkinson ve diğer değerli bilim insanları. Mustafa Kemal Üniversitesi ve Antakya müzesinden değerli öğretim görevlileri ve araştırmacıları. Bu destek gören ve bütün dünyada ilgiyle izlenen uluslararası ortak bir çalışma.

Bu yazı bundan 3-5 sene sonra yazılsaydı araştırılan dönem günümüzden 6.000 yıl öncesi yerine 10.000 yıl veya daha öncesi olmayacak mıydı?


ATATÜRK
Yıl 1930’dan 2 kısa zaman sonra 1932’de (Türk Tarih Kurumu’nun Atatürk tarafından kurulması 1930) gelişen araştırmalar çerçevesinde; İlkel Diller Uzmanı, değerli bilim adamı, emekli general Tahsin MAYATEPEK derinleşen fikri sohbetlerinin birinde ATATÜRK’e Maya dili ile Türk dili arasındaki benzeşmelerden bahseder. (Türkçe de “tepe” sözcüğünün karşılığı Maya dilinde “tepek”tir.) Mayatepek buna benzer kelime ve deyim benzerliklerinin 100’den fazla olduğundan söz eder. Bu fikri diyalogtan etkilenen ATATÜRK konuyu daha fazla araştırması için o yıllarda Tahsin Mayatepek’i Meksika’ya elçi olarak tayin eder. Meksika daki araştırmalarında Türk ve Maya dillerinin benzerlikleri konusunda çalışmalar yaparken William Niven’le tanışan Tahsin bey, hem Niven’in tabletlerini inceleme fırsatını elde eder, hem de Churhward’ın 50 senedir üzerinde çalışıp bitirdiği MU medeniyeti ile ilgili eserin varlığını öğrenir. Bu gelişmelerin düzenli olarak ATATÜRK’E aktarılması sonucu, Churcward kitabının ilk nüshası getirtilir ve yaklaşık 40-50 kişilik bilim adamından oluşturulan grup tarafından incelenir. ATATÜRK Türk dili ve sembolleri ile Niven’in bulduğu Naacal tabletleri, Maya dili ve sembolleri ve Churcward kitapları üzerinde yapılan çalışmalara bizzat nezaret eder. Kendi kayıtlarını tutar. 1960 lı yılların sonlarına kadar Türk Dil Kurumun da saklanan bu kitaplar daha sonra ANITKABİR arşivine devredilmiştir. Bu gün orijinal baskıları ve Türkçe tercümeleri ATATÜRK’ÜN tuttuğu notlarla birlikte ANITKABİR’de saklanmaktadır.



SON SÖZ
ATATÜRK’ü yaptığı işlerle tanımak güçtür; yaşadığı hayat ve düşündüğü şeylerin maddi ölçülere sığmayan yüksek felsefesi ile tanımalıyız. O, gittikçe farkına varılan derin bir psikolog, fikirleri istediği kalıba döken bir mantıkçı, dünyaya yol gösteren bir terbiyeci ve nihayet filozofların düşündüğü BÜYÜK İNSAN MODELİDİR!

Biz bu Modeli mütevazı akıl teleskopumuzun objektifinde iyi seyretmeli ve hazmetmeye çalışmalıyız.

Piramitlerin Gizleri



PİRAMİTLER'in sayısı 80'e yakındır. Hepsi Nil’in sol kıyısına kurulmuş ve vadide 40 kilometrelik bir uzunluk içine yayılmışlardır. Bazıları ayrı olmakla birlikte çoğu grup halindedir.



Piramitler içinde en çok ilgi çekenleri üç büyük piramit olarak bilinen Giza şehri civarında bulunan abidelerdir. Bunlar varsayılan kurucularının adlarına göre ayrılmaktadır: Keops (Kufu), Kefren ve Mikerinos. Bu üç Giza Piramidinin geometrik ve gözlemsel ilkelere dayalı bir plana göre inşa edildiği ve bu planın da doğrudan astronomik gözlemlere dayandığı ileri sürülmektedir.



Kufu ya da Keops diye de adlandırılan Büyük Piramit, üç büyük piramidin ilki ve en kuzeydekidir. 137 metre yüksekliğindeki ve yaklaşık 6.5 milyon ton ağırlığındaki Büyük Piramit, şimdiki Kahire şehri yakınlarında tam olarak Nil Deltası’nın tabanına yerleştirilmiştir. Mısır astronomi bilgini Mahmut Bey, Keops’un binlerce yıl önce dolanımının en yüksek noktasına varmış Sirius yıldızı ışınlarının piramidin güney tarafı üzerine diklemesine düştüğü bir devrede inşa edilmiş olduğunu söyler.

Piramidin yapım planında sık sık karşımıza çıkan 286,1022 sayısı anahtar sayı olarak kabul edilir, çünkü bu sayı güneş ve yıldız yılının değerini, güneş ile yeryüzü arasındaki uzaklığı, yeryüzü ile yörüngesi arasındaki ilişkiye göre yerçekimi kanununu ve yeryüzü yörüngesinin merkezkaç değişimlerinin sınırlarını belirlemeye olanak sağlamaktadır. Görüleceği üzere Piramit gerçek bir geometri ve ölçü harikasıdır. Birçok bilim adamı ve yazar Giza’daki Keops Piramidi’nin bugünkü bilim bilgileri ve makinelerle bile yapılamayacağını ısrarla söylemektedirler. Büyük Piramit, hiçbir zaman anlaşılmamış olan bir tekniğin ve dehanın gözle görülür tanıklığını yapmaktadır.



Peki Keops Piramidi’nin yüksekliğinin bir milyara çarpımının yaklaşık olarak güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı vermesi bir rastlantı mıdır? Piramidin üstünden geçen meridyenin karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya bölmesi bir rastlantı mıdır? Taban çevresinin, yüksekliğin iki katına bölünmesinin Pi sayısını vermesi bir rastlantı mıdır? Piramitte dünya ağırlığını gösteren hesapların bulunması bir rastlantı mıdır? Piramidin kurulduğu kayalık alanın büyük bir özen ve doğrulukla düzeltilmiş olması bir rastlantı mıdır? Bugünkü teknoloji ile yapılamayacak bir şeyi, eski Mısırlılar basit teknoloji ve sade aletleriyle nasıl yaptılar? Mısırlılara dünya-dışı zeka, ‘dışardan yardım’ mı geldi? Yoksa bu yapılar Dünya dışı Ziyaretçiler tarafından mı yapıldı.

Büyük Piramit ( Khufu, Keops ) dünya karalarının tam ortasında bulunmaktadır. İnşası sırasında böyle dev bir yapının dünya karalar topluluğunun tam merkezine oturtulması için , yörenin , hatta dünyanın uzaydan görülmüş olması gerekirdi. Bu bakımdan ya uzaylılar ya da uzaylıların yetiştirdiği kimseler tarafından inşa edilmiştir. Araplar, Büyük Piramidin “Uzaydan Gelen Ruhlar “ tarafından inşa edildiğine inanırlar.

Her ne kadar okullarımızda okutulan tarih kitaplarında hala mezar anıt olarak yazılıysa da , Büyük Piramidin Firavun mezarı olarak yapıldığıyla ilgili bilgi , geçerliliğini gün geçtikçe yitirmektedir. Onun yerine onun bir inisiyasyon merkezi hatta güç elde etmekte kullanılan bir enerji üretici olarak yapıldığı konusundaki bilgiler gün geçtikçe güç kazanmaktadır. Çok değişik alşimik çalışmaların yapıldığı ve bu çalışma ve denemeler için gerekli enerjinin üretildiği bir jeneratör olarak yapıldığı daha kuvvetli olasılık halinde karşımızda bulunmaktadır. Gerek bilinen ölçüleri, gerekse biçimiyle büyük Piramit ve ötekiler , mezardan çok bir güç üretici olarak yapılmış olabileceklerini düşündürmektedir. Böyle olunca da böyle bir yapının inşa bilgisinin kaynağı Raymond Drake’in belirttiği gibi ya uzaylılardır ya da onların öğretisinden yararlanmış seçkin kişilerdir.



Ruhsal yetenekleri gelişmiş kişilerin ifade ettiklerine göre , Büyük Piramit manyetik güç yayımını hala devam ettirmektedir. C.H. Williamson ‘un “Other Tongues , OtherFlesh “ ( Başka Diller , Başka Bedenler ) isimli eserinde belirttiğine göre , dünya dışı kökenli insanlar yapıyı meydana getiren çok iri taşları antigravitasyon ya da sonik yöntemlerle ilgili bilgileri uygulayarak yerleştirmişlerdi. Belki de bu insanlar aynı güçleri kendi uzay araçlarını hareket ettirmede de kullanıyorlardı.



Yakın zamanda Mısır'daki Büyük Piramitin hemen üstünde fotograflanmış disk biçiminde bir UFO
Keops Piramidi ya da Büyük Piramit , Kahirenin 16.km. kadar batısındadır. Taban yüzeyi yaklaşık 53.000 m2’lik bir alanı kaplar. Orijinal yüksekliğinin 146 ile 148 m. arasında olduğu tahmin edilir. İnşa edildiği dönemde üzerinde bulunması gereken Kapak Taşı’nın artık olmaması nedeniyle şimdiki yüksekliği 137 metre kadardır. Yapılan hesaplara göre Büyük Piramit İngiltere’de Hz. İsa’dan bu yana inşa edilmiş olan tüm katedral , kilise ve şapellerden daha fazla taş kütlesine sahiptir.

Keops Piramidinin yapımında 2.600.000 adedi aşkın granit ve kireçtaşı blok kullanılmıştır. Blokların ağırlığı 2 tondan 70 tona kadar değişir. Santimetrenin 40’da birine kadar bir hassasiyetle kesilen bloklar o kadar hassas bir şekilde birleştirilmiştir ki , aralarındaki derzlerin açıklığı hiç bir zaman santimetrenin 20 de birini aşmaz.

Arap tarihçisi Abu Zeyd el Balkhy. Eski bir yazılı kaynağa dayanarak Büyük Piramidin “ Çalgı Takımyıldızı (Lyra ) Yengeç burcundayken , yani hicretten 2 kere 36.000 yıl önce “ inşa edildiğini yazar. Bu da yaklaşık olarak günümüzden 73.000 yıl öncesine denk gelir. Ayrıca piramit üzerinde yapılan Karbon-14 tarih belirleme çalışmaları da yine M.Ö 71.000 yılını göstermektedir.

Kefren Piramidi de Büyük Piramidin hemen yanında yükselir. Yüksekliği ilkinden biraz daha azdır. Ancak daha yüksek bir taban üzerinde inşa edildiğinden Büyük Piramitten daha yüksekmiş gibi görünür. Taban kenarı 216 metredir.

Mikerinos Piramidi ise , 70 metrelik yüksekliği ve 108 metreyi bulan taban kenarı ile diğerlerinin yanında çok küçük kalmaktadır. Giza düzlüğünde yer alan bu üç piramidin önemli ortak özellikleri vardır Şöyle sıralayalım :

Yapıların yüzleri yere 52 derecelik açı yapar.

Giriş yerleri kuzey yüzlerinde açılmıştır ve giriş geçitleri yerle 26 derecelik bir açı yapar. Bu doğrultudan gök kutbuna bakarlar.

Bu gün için astronomi ve matematik sayesinde çözülebilen karmaşık bir mimari yapıya sahip piramitler hakkında şöyle bir örnek fikir verebilir:

52 derecelik açı , piramitlerin inşaatçıları için “dairenin kare haline getirilmesine ilişkin Kutsal Geometri probleminin çözümünü sağlayan bir unsur olmuştur. Bu eğimde , yani 51 derece 52 dakikalık bir açıda yapılmış bir piramidin yüksekliği ile tabandaki çevre uzunluğu arasındaki oran , bir dairenin yarıçapı ile çevresi arasındaki orana eşittir. Bu oran ½ değerindedir. Sonuçta Gize piramitlerinin inşasında pi = 3.1415 değerinin kullanılmış olması günümüz bilim adamlarının şaşırtıcı bulduğu bir gerçektir.



Eski Mısır’ın D.D uygarlıklarla kurdukları bilimsel, sanatsal ve kültürel bağları örneklerken üzerinde durmak istediğimiz konu Piramitlerin mimari, arkeolojik ve matematiksel yönlerinden çok , kozmik anlamları. Bu nedenle şimdi birazda Giza Piramitlerini okült açıdan inceleyelim.

Teozofist A.P. Sinnett, Büyük piramidin yapımıyla ilgili şunları söylüyordu:

“ Keops Piramidinin yapımında kullanılan taşların manipülasyonu, ancak ve ancak , daha sonraları insanların yitirdikleri belirli bir doğa bilgisinin bu işte kullanılmış olmasıyla açıklanabilir. Doğanın gizemiyle ilgili o bilginin Veli bekçileri , ağır cisimlerin fiili ağırlığını istedikleri gibi değiştirebilecek şekilde maddenin çekimini kontrol edebilirler ve daima da edebilmişlerdir."

"Dev yapılar mimarisinin harikaları işte böyle açıklanır. Piramitlerin yapımını yöneten üstatlar , kullanılan taşları kısmen levite etmek şekliyle bu işlemi kolaylaştırmışlardı. Majik asalar... Üstatlara eski çağlarda , doğanın kudretini açığa çıkaran anahtarlar teslim edilirdi. Gizli kelimeler ve vibrasyonel motor... Dalga boyları ve dev granit blokların levitasyonu.”

Okültist Annie Besant ise şöyle diyordu:

“ Mısır’daki taşlar ne sırf kas kuvvetiyle, ne de modern teknolojiyi aşan hünerli cihazlar kullanılarak dikilmişti. Bu taşlar , dünyasal manyetizmin güçlerini anlayan ve kontrol edebilen kişilerce dikilmişti. Neticede , taşlar ağırlığını kaybediyor ve tek bir parmağın temasıyla yönetilmek suretiyle havada yüzerek, belirlenen yerlerine oturuyorlardı.”




Annie Besant “ Dünyasal manyetizmanın güçlerini anlayan ve kontrol edebilen “ kişilerden söz ederken acaba kimleri kastediyordu?...

Çağlar boyunca sırlarını hiçbir uygarlığa açmadan , günümüze kadar gelen piramitler , dünya bilim ve teknolojisini aşan bir teknik, mimari bilginin ürünüdürler. Bu bilgi D.D kaynaktan gelmiş ve hala dünya bilim adamları tarafından çözülememiş olabilir mi ?

Çok eski efsanelerde piramit inşasında kullanılan “majik çubuklar”dan söz edilir. Bu çubuklarla belirli bir dalga boyunda olmak üzere , önceden tespit edilmiş bir vibrasyonel ses tonu oluşturulabiliyordu. Walter Owen 1947 yılında sesin ezoterik kullanımı hakkında şunları yazmıştı: “ Ses herkesin düşünemeyeceği türden imkanlar taşıyan bir kudrettir. Ve bu kudretin kullanımı , kadim ermişlerin bildikleri , fakat günümüzün emekleyen biliminin yitirdiği ve ya karşısına geçip dudak büktüğü bir bilimdir. Kozmosun çevresi ve dokusu ses kudreti sayesinde ayakta durmaktadır ve yine ses kudreti sayesinde çözülerek yok edilebilir. Mısırlı rahipler bu bilgiye sahiptiler.”

İster istemez akla şu soru geliyor ; Mısırlı rahipler bu bilgiyi nereden almışlardı?,

Mühendis Rudolph Gantenbrink’in 1993 yılında Büyük Piramitte gerçekleştirdiği buluş da aynı ölçüde ilgi çekicidir. Gantenbrink ve ekibi “UPUAUT 2” ismini verdikleri küçük bir robot aracı Kraliçe Odası’ndaki hava kanalının içine yollamış ve bugüne kadar hiç bilinmeyen 60 metrelik bir tünel bulmuştu (Altta). Gantenbrink, iki haftalık bir çalışmadan sonra 4500 yıllık metal bir kapıya ulaştığını söylüyor ve bu kapının bilinmeyen bir alana açıldığını iddia ediyordu. Fakat ne yazık ki kapının keşfinden sonra geçitlerdeki tüm araştırmalar Mısırlı yetkililer tarafından durdurulmuş ve yeniden başlatılmasına izin verilmemiştir. Yani yine bişeyler örtbas edilmeye çalışılmaktadır...




PIRAMITLER'IN ESRARI


*Keops piramitinin 12 ton ağırlığında iki buçuk milyon kat bloktan oluşmuştur. Günde on blok yerleştirilmesi halinde yapımının 664 yıl sürer.. Ve bu taslarin temin edilibilecegi en yakin mesafe yüzlerce km. uzakliktadir. Bu taslarin nasil getirildigi bilinmemektedir.

*Piramitin üstünden geçen meridyen karaları ve denizleri tam eşit iki parçaya böler ve piramitin dünyanın ağırlık merkezinin tam ortasında bulunur.

*yüksekliğinin (164 m.) bir milyarla çarpımının güneşle dünyamız arasındaki uzaklığı verir.

*Taban alanının, yüksekliğinin iki katına bölünmesinin pi sayısını verdiğini,

*Piramit kimin adina yapildiysa, onun bulundugu odaya, yilda sadece 2 kez günes girmektedir.(dogdugu ve tahta çiktigi günler)

*Mumyalarda radyoaktif madde bulundugundan; mumyalari ilk kez bulan 12 bilim adami kanserden ölmüstür.

*Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalismamaktadir.

*Kirletilmis suyu, bir kaç gün Piramit'in içine birakirsaniz;suyu aritilmis olarak bulursunuz.

*Piramit'in içerisinde süt, bir kaç gün süreyle taze kalir ve sonunda bozulmadan yogurt haline gelir.

*Bitkiler Piramit'in içinde daha hizli büyürler.

*Piramit'in içine birakilmis su, 5 hafta süreyle bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanilabilir.

*Çöp bidonu içindeki yemek artiklari hiç koku nesretmeden Piramit içinde mumyalasir.

*Kesik, yanik, siyrik gibi yaralar büyükçe bir Piramit'in içinde daha çabuk iyilesme egilimi gösterir.

*Piramitlerin bazi odalarinin içinde ne oldugu hakkinda bir bilgi yoktur. Arastirmacilarin çogu ya içinde kayboldu yada ayni yerde bir kaç tur attilar, fakat içlerini göremediler.

*Piramitlerin yazin içi soguk, kisin içi sicak olur..




KEOPS PİRAMİDİ

Gize’de antik Memfis mezar kentinde bulunan üç piramitten biridir. Bugün Mısır’ın başkenti Kahire’nin bir parçasıdır. Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserdir.

Binlerce yıl boyunca Keops piramidinin bir mezar olduğuna inanılmıştır. Keops piramidinin 30 yılda yapıldığı düşünülmektedir. Önce bir kent yapılmış taş bloklar taşınmış ve yığılmıştır. Yüzeyin düzleştirilmesi için uzun zaman çalışıldığı sanılıyor. Taş blokların nasıl yerleştirildiği henüz anlaşılmış değil çeşitli kuramlar üretilmektedir. Bir kurama göre yapılan spiral bir rampadan çıkarılan taş bloklar üst üste konuyordu.Rampa çamur kaplanıyor sulanıyor ve taş bloklar itilerek kaydırılabiliyordu. Diğer bir kurama göre taş bloklar dev manivelalarla kaldırılıyordu.Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmıştır. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüştür.

İlk yapıldığında 145,75 metre olduğu düşünülen Keops piramidinin bu güne kadar 10 metresini kaybettiği düşünülmektedir.43 yüzyıl boyunca dünyanın en yüksek yapısı olarak kalmış ancak 19. yüzyılda geçilebilmiştir.Eğimi 54 derece 54 dakikadır.Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50.524 metrekarelik bir alanı kaplar.Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası vardır. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuştur. Oda 10,5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yüksekliktedir. Buraya 50 metrelik bir dehlizden girilir. Biri kraliçeye ait olan iki oda daha vardır.


Piramidin her biri birkaç ton ağırlığında olan iki milyon taş bloktan yapıldığı sanılmaktadır.

Eski Mısırlıların neslinden gelen bir azınlık olan Kıptilerin inancına göre, bu piramit Tannların Çağına ait bilgilerin bir birleşimidir.

Büyük piramidin gizli bilgiler barındırması, ilk olarak Napolyon ordularının Mısır'ı işgali sırasında Fransız mühendislerinin çalışmalarıyla ciddiye alınmıştır. Bu mühendisler piramiti bir triangülasyon noktası olarak kullanmaya kalktıklarında, dört kenarının dört ana yöne dönük olduğunu ve boylam dairesinin de tam piramitin doruğundan geçtiğini fark etmişlerdir. Doruktan geçen diagonal çizgiler kuzeye doğru uzatıldığında Nil Deltası'nı iki eşit parçaya bölmektedir. Taban köşegenlerinin kesiştiği noktadan kuzeye uzatılacak bir doğru, kuzey kutbunun yalnızca dört mil uzağından geçmektedir (ki piramidin yapımından bu yana geçen uzun süre içinde kutup noktasının yer değiştirmiş olması da mümkündür)

Bugünün uzunluk ölçüsü olan metrik sistemin birimi metredir. Yani kutuptan ekvatora kadarki meridyen uzunluğunun on milyonda biridir. Bu ölçü Fransızlar tarafından, Mısır işgalinden kısa süre önce ortaya çıkarılmıştır. Piramidin ölçüsü olarak kullanılan kübit ise, eski Mısırlıların kullandığı ölçüdür ve Fransızlann biriminden binlerce yıl önce bulunmuş bir birimdir. Bir kübit'in uzunluğu bir metreye çok yakın olmakla birlikte, metreden daha dakik bir birimdir. Çünkü bu ölçü herhangi bir meridyen çevresine değil, kutup ekseninin uzunluğuna göre hesaplanmıştır. Meridyen uzunlukları, dünya çevresine göre değişebilmektedir.

Büyük Piramid'in Mısır kübit'ine göre alınmış bazı ölçüleri, yerküre hakkında, dünyanın güneş sistemindeki yeri hakkında, sonradan, unutulup modern çağda yeniden keşfedilmiş bir hayli bilginin var olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler ancak matematik olarak ifade edilebilmektedir. Piramidin çevresi, bir yıl içindeki gün sayısını (365.24) göstermektedir. Bu çevrenin iki katı, Ekvator'da bir boylam derecesinin bir dakikasına eşittir. Eğik kenar üzerinden, tabandan doruğa 'kadar olan uzunluk. bir paralel derecesinin altıyüzde biridir. Çevreyi yüksekliğin iki katına böldüğümüz zaman, (pi) sayısı olan 3.1416'yı bulmaktayız (Bu rakam, eski Yunanlılann bulduğu pi sayısından, yani 3.1428'den çok daha gerçektir)

Piramidin ağırlığı 10 üzeri 15‘le çarpıldığında, dünyanın yaklaşık ağırlığını vermektedir. Dünyanın kutup ekseni, doğrultusunu günden güne değiştirmekte ve böylelikle her 2,200 yılda güneşin arkasına yeni bir burcun gelmesine olanak vermektedir. ilk durumuna ancak 25.827 yıl sonra varmaktadır. Bu sayı da, 25.826.6 olarak piramidde ortaya çıkmaktadır. Bu sayıyı veren, taban köşegenlerinin toplamıdır. Büyük piramidin içinde Firavun odasının boyutlan, iki temel Pisagor üçgeninin eşidir: 2.5:3. ve 3.4.5. Oysa piramit, Pisagor'dan binlerce yıl önce yapılmıştır. Bu verilen ölçülerin, piramidin ölçü rastlantılarından yalnızca küçük bir kısmıdır.

Maya Kehaneti 2012'de olacak

NEDEN 2012?



Dünya belirgin bir değişim yaşıyor. Belki Maya'ların 21 Aralık 2012 fenomeni ile de ilişkilendirilebilecek bu oluşumlar şuan bilmediğimiz veya farkında olmadığımız bir olay için zemin hazırlıyor olabilir. Artık biz insanlarda sık sık değişen, alışık olmadığımız hava koşullarına, sellere, ani bastıran şiddetli soğuklara karşı, neler oluyor? Hiç böyle olmamıştı gibi söylemlerle tepkiler vermeye başladık.

Gerçektende neler oluyor dünya'mıza?

Neler olabileceğine bakmadan önce gelin degişimi düşündüren olaylara bakalım.



1- MAYA KEHANETİ

Bu konuyu yazarken amacımız insanları korkutmak ve karamsarlığa sürüklemek değil, şuan pekçok bilim adamının kafasını meşgul eden bir konuyla ilgili sizlerinde haberdar olmanızı sağlamaktır. Felaket tellallığından öte, eğer bir felaket gerçekleşecekse, buna hazırlıklı olmak amaçtır. Çünkü, medeniyetimizi devam ettirmek her türlü amacın üzerindedir. Bireysel düşünmeyi bir kenara bırakıp, toplum olarak ortak değerlerimizi ön plana taşımalıyız. Bu illa bir felaket olacak diye değil, yaşam kalitemizi arttırmak ve gerçekten "torunlarımıza" yaşanabilir bir medeniyet bırakmak içinde gerekli.

Bu noktadan hareketle neden 2012 sorusunun cevabını ele alalım.Aslında tam olarak 21 Aralık 2012 (veya bazılarına göre 22 Aralık) tarihi ve sonrası olarak ifade edilen fenomenin çıkış noktası eski bir Güney Amerika medeniyeti olan Maya'ların kullandığı takvim sistemidir. Özellikle 1990'lardan sonra gelişim gösteren bu konu hakkında en ciddi araştırmalardan birini Amerikalı araştırmacı John Major Jenkins yapmış ve bunu 1997 yılında yayınladığı "Maya Cosmogenesis 2012" isimli kitapta ortaya koymuştu. Şimdi ayrıntılarıyla inceleyelim.

1- Maya Takvimi

Mayalar şaşırtıcı bir astronomi bilgisine sahip bir medeniyetti. Sadece Güneş, Ay ve Mars gibi bugün amatör gözlemcilerin dahi gözlemleyebildiği yakın cisimlerle değil, neredeyse bütün uzak yıldızları, yıldız gruplarını ve bunların hareketlerini gözlemlemişlerdi. Hatta bu gözlemleri sayesinde bir yılı bizim bugün süper bilgisayarlarla hesapladığımız süreden milyonda bir hata payı ile hesaplamışlardı. Zamanı ölçmede hassas hesaplara ulaşmak için döngülerden ve iki ayrı takvimden yararlanmışlardı. Bunların ilki, “kutsal takvim” olarak bilinen ve 20’şer günlük 13 aydan oluşan “Tzolkin” (Gün Sayımı) denen döngüdür. Bu döngü, 13 rakam ve 20 ismin oluşturduğu kombinasyonları içerir ve 260 günlük sürecin bitiş günü “13 Ahau”dur. “Haab” adını taşıyan bir ikinci takvim, bugün bizim kullandığımız güneş takviminin çok benzeridir ve yine 20’şer günlük 18 aydan oluşur. “Uinal” olarak adlandırılan bu 20 günlük ayların toplamı 360 gün yapar ve Maya zaman ölçümünde buna “tun” adı verilir. Normal güneş yılı için gerekli olan 5 artık gün, 5 tanrının adıyla “tun”a eklenir (aynı Mısır ve Sümer’de olduğu gibi!) Her iki döngünün gün sayıları ancak 52 güneş yılı sonra eşitlenir. Tzolkin ile Haab’ın bitişleri aynı güne denk gelir yani, Tzolkin’e göre 13 Ahau gününde, Haab da sona ermiştir. Ve diğer döngüleri şu şekildedir:

GÜN SAYISI İSMİ

1 Kin

20 Uinal

360 Tun

7200 Katun

144000 Baktun

İşte Mayaların efsanevi “Long Count” yani “Uzun Sayım” dedikleri süreç, 13 Baktun’a eşittir (1.872.000 gün = 5125,36 güneş yılı) Maya tarihinde “başlangıcı” olarak belirlenmiş noktayı bilmezsek, yukarıdaki hesabı yapamayız. Bizim takvim sistemimize göre bu an, İsa’nın doğduğu varsayılan yıldır. Gregoryen takvimimizde biz bu yılı “0” olarak kabul eder ve öncesini, sonrasını buna göre hesaplarız. Mayalarda da bu tarihin başlangıcı 0.0.0.0.0 günü olmalıdır; yani herşeyin başlangıç noktası Arkeolojik bulgular ve Karbon-14 yöntemi yardımıyla yapım tarihi bizim takvimimize göre büyük bir kesinlikle belirlenen birkaç tapınakta (İzapa, Chichen Itza ve Monte Alban’da) Maya rahiplerinin, yapılış tarihini belgeleyen Uzun Sayım tarihleri de bulunmuş ve yanılma payıyla birlikte Milattan Önce 11 Ağustos 3114 tarihi 0.0.0.0.0 noktası olarak tespit eidlmiştir. Ve buna göre 13.0.0.0.0 tarihi 21 Aralık 2012 gününe denk gelmektedir.

ÖRNEK

“11 . 2 . 5 . 1 . 4 ”

“11 baktun, 2 katun, 5 tun, 1 uinal ve 4 kin”



--------------------------------------------------------------------------------

11 x 144.000 + 2 x 7200 + 5 x 360 + 1 x 20 + 4 = 1600224



--------------------------------------------------------------------------------

1 Güneş yılı = 365,242

1600224 / 365,242 = 4381,27



--------------------------------------------------------------------------------

“11 . 2 . 5 . 1 . 4 ”

4381,27 YIL EDİYOR.



--------------------------------------------------------------------------------

2- O günün özelliği nedir?

Maya takviminin 21 Aralık 2012'de bitmesinde ne var diye soruyor olabilirsiniz. Aslında bu tarih tespit edildikten sonra araştırmacılarında kafasına takılan soru buydu. Ve ilk akla gelende, astronomide bu kadar ileri bir toplumun bu tarihide bir astronomik oluşumla ilişkilendirmiş olma olasılığıydı. Bu yönde yapılan araştırmalar bu fikrin doğru olduğunu ortaya koydu.

Bilindiği gibi 21 Aralık tarihi yılın en kısa günüdür. John Major Jenkins, 21 Aralık 2012’de gökyüzünde oluşan astronomik konumların, oldukça sıradışı birleşmelere işaret ediyor. Bunların en önemlisi, gezegenlerin ve Ay’ın üzerinde hareket ettiği, “Ekliptik” olarak adlandırdığımız “tutulum çemberi”nin, tam 21 Aralık günü Samanyolu’nun dünyadan görülen ekvatoral çizgisiyle kesişmesi. Bu kesişmenin, modern astronomik ölçümlere göre "galaksimizin merkezi” olduğu belirlenen noktada (süper karadeliklerden biri olduğu düşünülüyor.) gerçekleşmesi, bu tarihi daha da ilginç kılıyor. Ama daha ilginci, 21 Aralık günü Güneş’in de tam “gündönümü” sırasında bu noktayla aynı hizaya gelmesi. Astronomik deyişle “Gündönümü Güneşi”, Ekliptik ile Samanyolu kuşağının “galaksi merkezi” olduğu belirlenen noktayla aynı hizada kesiştiği koordinata yerleşiyor. Bu birleşim, Mayalara göre, “Güneşler” olarak adlandırdıkları devrelerin beşincisinin noktalandığı anı belirlemekte.Maya kozmogonisine göre, dünyanın geçmişi, 13 Baktun’luk (aşağı yukarı 5125 yıl) devrelerden oluşur ve bunların her birinin bitimi, dünya için radikal değişimler ve büyük yenilikler içerir. İçinde bulunduğumuz devre, Mayalara göre beşinci ve son devredir ve 13.0.0.0.0 tarihinde son bulacaktır. Bizim takvimimize göre sözü edilen bu tarih, 21 Aralık 2012’ye denk gelmektedir.

Mayaların bugüne ilişkin öngörüleri,efsaneleri veya kehanetleri ise gerçekten çarpıcı. Buna geçmeden önce bir bilgiyi daha vermek gerekli. İçinde bulunduğumuz galaksi milyonlarca yıldıza sahip olmasına rağmen, galaksimizin merkezi olarak gösterilen nokta yıldız miktarının gayet seyrek olduğu bir nokta. Yaklaşık 25,800 yılda toplam 4 kere (dünyanın presession süresi) galaksi merkezimizle,

1- " A door into the heart of space and time will open" , Zamanın ve uzayın kalbindeki kapı açılacak

2- " The cosmos will be reborn or recreated " , Evren yeniden doğacak, yeniden yaratılacak

3- " We will reach the Zero Point of the process - a moment of collective spiritual birth " , Döngünün sıfır noktasına erişeceğiz, toplu ruhsal doğuş anı

4- “…our basic orientations will be inverted. On the level of human civilization, our basic assumptions and foundation values will be exposed, and we will have the opportunity to embrace values long since driven under the surface of our collective consciousness”

Bizim basit doğamız ters yüz olacak.

Aslında tek önemli tarih 21 Aralık değil 2012 yılı için. Mayaların astronomi birikimlerinde , Boğa takımyıldızındaki Pleiades grubunun ayrı bir önemi var. G Bu yıldız grubunun gökyüzünün tepe noktasından (“Zenith” noktası) geçişi, Mayalar için önemli bir olaydı ve genellikle Tzolkin ile Haab’ın son günlerinin çakıştığı 52 yıllık dönemin sonunda yaşandığı için de fazlasıyla önemsenirdi. Monte Alban’dan İzapa’ya dek birçok kentte, gökyüzünün tepe noktasını gözlemlemek için hizalanmış şaftlara sahip yapılar bulunmuştur. Bu gözlem noktalarında başını yukarı kaldırıp belli bir anda daracık şafttan gökyüzüne bakan gözlemci, yalnızca Zenith noktasını görürdü. Meksika’nın güneyinde, İzapa’nın bulunduğu paralel üzerinde Güneş – Pleiades buluşması, presesyon etkisinden bağımsız olarak her yıl, ilkbahar ekinoksundan 61 gün sonra gerçekleşir. Günümüzde bu tarih, Güneş’in Boğa Burcu’na girdiği 20 Mayıs tarihine denk gelmektedir. Bu buluşma Zenith’te gerçekleşirse? Mayıs 2000'deki gezegen dizilimini hatırlayacaksınız. Ama ondan çok daha önemli birşeyi çoğunluğumuz bilmiyoruz Mayalarca önemli olduğu yeterince vurgulanan gün, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasıdır ve bu astronomik olayın gerçekleşme tarihi de 20 Mayıs 2000’dir. Mayalar, 13 Baktun’un hemen öncesine denk gelen bu astronomik buluşmayı, bir sürecin başlangıcını işaretlemek için kullanmışlardı Ünlü Kukulkan piramidinin tepesinde, doğrudan Zenith’e yöneltilmiş, çıngıraklı yılan kuyruğu biçiminde bir sütun yer alır. Çıngıraklı yılanın kuyruğundaki “çıngırak” işaretleri, Maya kültüründe Pleiades’in simgesidir. Çıngırağın biraz aşağısında, “Ahau yüzü” olarak adlandırılan bir kabartma vardır ve bu da, Güneş’i simgelemektedir. Bir bütün olarak Kukulkan piramidinin tepesindeki şekil, Güneş – Pleiades – Zenith buluşmasına işaret etmektedir yani.

HIZLANIŞI HİSSEDİYOR MUSUNUZ?

Çağların değişimi başladı...

Kadim kehanetler bunu daha önceden bildirmişti. Yerli gelenekler onurlandırdılar. Dünya içinde gerçekleşen değişimler, uyuma düzenlerinizi, ilişkilerinizi, bağışıklık sisteminizi düzenleme yetinizi ve zamanı algılayışınızı etkilemekte. 2000 sene önce belirtilmiş, bizi bedenimizde olağanüstü değişimleri kabullenmeye hazırlayan bir inisiyasyon yaşıyoruz. Bu değişim şu anda gerçekleşmekte.


Dünyanın rezonansı (Schumann Resonance) binlerce yıldır 7.4 Hz.’di. 1980li yıllardan beri 12Hz’e ulaştı. Bu, bugün yaşadığımız 24 saatin eski zamanda 16 saate eşit olduğunu göstermektedir. Zaman hızlanıyor.

Kutup Değişimi

Bir grup astrofizik ve jeofizik uzmanının, bilgisayar uzmanlarıyla
beraber yürüttükleri araştırma sonucu sıradışı bir olayın 2012'de
başımıza gelme olasılığı olduğunu ortaya koymuş.

Bahsi geçen konu hakkında bilgisi olmayanlar için izah edersem...

Bildiğiniz gibi Güneş'in ortalama 11 yıllık periyodlarda (ve son
zamanlarda yapılan araştırmalarda 180 yıl civarında ikinci bir döngü
daha var) aktivitesi zirveye çıkıyor. Kuvvetli patlamalar ve güneş
lekeleri bu dönemde en yoğun zamanında oluyor. Son zirve dönemi 2000-
2001 yıllarındaydı. Ancak bu dönemden bu yana düşüşe geçmesi gereken
aktivite tam aksine az miktarda bir düşüşten sonra yatay bir düzey
tutturmuş durumda. Yani bir sonraki zirve döneminin çok daha şiddetli
olabileceğine dair bir işaret olabilir.

Bir sonraki zirve noktası ise 2012 yılına denk düşüyor. Yukarıda
bahsettiğim araştırmanın da kilit noktası burası. Eğer bilgisayar
ortamında yapılan teorik modellerin sonuçları doğruysa 2012 yılı
civarında bizi bir Manyetik Kutup kayması bekliyor.

Bu olay ortalama 200,000 yılda bir gerçekleşen, ancak bir önceki
kaymanın 780,000 yıl önce olduğu bilinen bir olay. Mıknatıslardaki
güney ile kuzey'in yer değişmesi olayı kısaca. Ancak bu bir anda
başlasa da, bir günde biten bir olay değil. Manyetik yapının tekrar
dengeye gelmesi ortalama 3000 yıl kadar sürüyor(muş).

Bu olayın nasıl olacağına dair bulgularda, + ve - kutbun, bu olay
başlamadan önce diğer yarı kürede adacıklar mantığıyla bölgeler
oluşturması ve genel manyetik güç kaybı oluşturması, olduğu tespit
edilmiş durumda. Dünya'da ise son 300 yılda genel manyetik kutup %20
oranında zayıflamış durumda. Bu Antartika ve Güney Amerika’da, yani
ozon tabakasının delik olduğu yerde %40 lara kadar çıkıyor. (yani
ozon tabakasının asıl delinme nedeni olabilir)

Fazla uzatmadan sonuçlandırırsam, bahsi geçen araştırma bu olayın
2012 yılında gerçekleşeceğini ortaya koyuyor.

Yani güneş'in aktivitesinin en güçlü olacağı zamanda bir kutup
kayması. Aynı araştırma sonucuna göre bu olay milyonlarca yıl önce
olduğu ortaya çıkıyor.

Güneş aktivitesi zirvesinde ve Manyetik kutup yer değiştirirse ne
olur?

Manyetik kayma demek, dünyanın manyetosferinin, yani manyetik
kalkanının bir süreliğine kapalı olması demek. Güneş'ten veya uzaydan
gelecek her türlü etkiye açık olacağız demek.

Güneş'ten gelen zararlı ışınlar ve kozmik ışınlar direkt dünya
yüzeyine ulaşacak. En basit sonucu milyonlarda kanser vakası.

Diğer olası sonuçlarından biri, dünyanın manyetik alanı etkin
olmayacağından meteor gibi cisimlerinde yönlerinin dünya tarafından
değiştirilemeyeceği, zam tersi çekileceği olasılığı...

Dünyanın yer çekimine etkisi tahmin edilememekle beraber, volkanlar,
depremler vs.. gibi olayların zirve yapacağı tahminlerden biri.

EĞER GERÇEKLEŞİRSE, küresel bir felaket bizi bekliyor demektir... En
kötü senaryoda Tek kurtuluş olasılığı, yüzeyin altında yaşamak veya
başka gezegene gitmek var. 3000 yıl süreyle...


DÜNYANIN DEĞİŞİMİ

Dünyanın kalp atışı kabul edilen bir elektromanyetik rezonans vardır. 1954 ten beri bilinip, ölçülen bu değer, bulucusu Alman fizikçi Schumannın adıyla anılan, Schumann Rezonansı olarak, SR simgesiyle anılır ve Dünya yüzeyi ile 55km. lik atmosfer sonrasındaki iyonosfer arasındaki bölgede ölçülmektedir.
Dünyanın bu kalp atışı, Güneşin düzenli 11 yıllık aktivasyon periyotlarına göre periyodik değişimler göstermesine rağmen, zannedilen o ki güneşin düzen dışı büyük patlamalarından doğan bir değişim geçirmektedir (Mayaların dediği gibi 2012 de kıyamet Güneşten gelecek). Bilim tarafından farkedildi ki bu rezonans, bu kalp atışı dramatik bir biçimde artmakta. Yıllar yılı 7.8 değerini koruyan ve yıllar içerisinde yükselen bu değer, bugün 12 devir/sn ye ulaşmıştır. 13 devir/sn lik değer zero point olarak anılır ve Dünyanın dönmesi bu değere ulaştığında duracak ve Dünya tersine dönmeye başlayacak. Ayrıca Dünyanın manyetik alanı da buna ters orantılı olarak azalmakta ! Son 4000 yıldaki değerler neredeyse son 4 yılda yarıya inmiş durumda !...
Ve bir magnetik tersliğin gelmekte olduğu bildiriliyor. Hatta seller, fırtınalar ve acayip hava şartları bu sebebe bağlanıyor. Ayrıca bu artıştaki hızlanma bizde, 24 saatlik bir günü, 16 saat olarak yaşanıyormuş gibi bir hissediş yaratıyor. Manyetik rezonansın 13 devir/sn. değerine varmasıyla, dönüş yönünü değiştirecek olan Dünyanın, çok uzun yıllar önce de dönüş yönünü değiştirip bugünkü yönünde dönmeye başladığı bildiriliyor. Bu değişim ile Dünya tersine dönmeye başlayıp, Güneşin batıdan doğacağı söyleniyor.
Burada bir saplama yapalım 1959 yılına dönelim ve Bedri Ruhselmana gösterilen vizyonda da söylendiği gibiDünya ekseninin yönünün değişmesi Ayrıca,
Büyük Mutasavvıf Muhiddin-i Arabî ile İnsan-ı Kamîl kitabının yazarı Abdülkerim Ceylî kıyamet anlatımlarında benzer ifadelerle; Kıyametin bir başka alâmeti dahi; Güneşin battığı yerden doğmasıdır Bundan sonra tövbe kapısı kapanır ! Daha önce iman etmemişse, artık bundan sonraki imanı nefse fayda vermez!.. demişlerdir.
Ve bir başka spiritüel mesajda şu ifadeler bulunmaktadır;


Yaşanması mutlak olan bu devreye ermenize az bir zaman kaldığı ve ufkun batıdan gelişini mutlulukla karşılamaya hazırlandığınız bu günlerde; yani yakın olan bu ışık günlerinin arifesinde, insan milletinin hazır olmaya ihtiyacı vardır.


Aslında herşey bir vibrasyon yayma olayı olduğundan, en ince ve yüksek frekanslara doğru gelişen yeniçağ yapısı, kaba, düşük frekanslardan rahatsız eden etkiler almaktadır artık. Ancak, yüksek anlamlı değerlere, frekanslara daha fazla açılındığı için, çevreden gelen ses, renk, koku, manyetik alan frekanslarını daha fark edici, gönül frekanslarına, insan duygularına daha duyarlı, daha yüksek tatminleri arzulayan ve eski kaba tatminlerden artık zevk almayan yeni şuur insanı ortaya çıkmaktadır.
İnsanın titreşimsel olarak farklılaşırken, devamlı bir etkileşim içinde olduğu yeryüzü de titreşimsel olarak değişmekte ve manyetik alanı yeni insana, yeni yüksek frekans yaşamına uyumlanmaktadır. Ve yüksek insanın yeni dünyası ortaya çıkmaktadır. Yeni dünyada artık yer almayacak olan ve bunun insandaki karşılığı endişe, korku olan düşük, alçak frekans tır. İşte bu oluş döneminde üzerinde en çok çalışılması gereken de, korku ve endişeye odaklı yaşanmamasıdır

konuyla ilgili çalışan

Yıllardır bu konuyla ilgili çalışan

MOTHER SHIPTON (15. YY.DA YAŞAMIŞ ÜNLÜ İNGİLİZ KADIN KAHİN)


Mother Shipton (Şipton Ana)diyorki:


"Uçaklardan, denizaltılardan, uydu haberleşmesinden, AIDS ten ve 20. Yüzyıldaki kadın-erkek davranışlarına kadar herşeyden bahsettikten sonra,
..Ve insanlığa düşünme zamanı verilecek (20. yüzyıla kadar)


*Sonraki yüzyıl (21.yy.) yaklaşmadan işaretler görülmeyecek;(2007-2010 arası dönem yaklaşmadan alametler görülmeyecek deniliyor 2007-2010 arası volkanik patlamalar ve Büyük depremler) dünyanın alt üst olduğu zamanın geleceği hakkında

(ABD_İNGİLTERE_İSRAİL'in depremle yere batacakları hususu ) İnsan korkuyla titreyecek, o yüzyılda (21.yy.) yaşadığı için.


Yedi gün, yedi gece için, insan korkunç bir görüntü seyrediyor!


İnişler, çıkışlar aklın ötesinde, dağlar kükremeye başlayacak, depremler kentleri yutuyor, karalarda tufan, sel suları karalara saldırıyor. İnsanoğlu, çamur ve batağa gömülüyor. Okyanuslar, kıyıdan yükselecek, eski kıtalar gidecek, yenileri dirilecek, (Atlantis ve Mu kıtaları Atlas okyanusunda ve Büyük okyanusda 2011 den itibaren yer yüzüne çıkacak Avrupa,Afrika ve Asya kıyıları tsunamı dalgaları ile yok olacak.)kızgın canavar göklerden geçecek
Ve uzak bir yerde;
Bazı insanlar, Oh ne kadar az bir grup Dünyada, çok az sayıda insan kurtuluyor. İnsan ırkı yeniden başlıyor. Ve dünyada kısa bir süre geçiyor. İnsan unutuyor ve gülüyor, kendisine dönüyor. İnsan hak ettiği kaderi elde ediyor.

Piramit’in kalbi geçit vermedi!

Büyük Piramit’teki esrarengiz dehlize giren robot, koca bir kapıya takıldı. Böylece tam 4 bin 500 yıllık sır, kapının ardında kaldı...

Mısır’da Keops Piramidi olarak da bilinen ‘Büyük Piramid’in en büyük sırrını çözecek teknolojiyi, 4 bin 500 yıllık bir kapı engelledi.
‘Pyramid Rover’ isimli 250 bin dolarlık teknoloji harikası robot, bundan 4 bin 500 yıl önce yapılan ve nereye açıldığı halen keşfedilemeyen minik dehlize önceki gün bırakıldı. Sadece 12 santimetrelik robot, ‘Kraliçe Salonu’ndan bilinmeyene giden 65 metre uzunluktaki esrarengiz dehlizi, sadece birkaç dakikada katetti.

İlk kapıyı aştı ama...
Bu yolun sonunda, teknoloji harikası robotun önüne önce bir başka kapı çıktı.
Bu ilk engelde delik açmayı başaran robot, kapının ardında ne olduğunu ‘görmek’ amacıyla fiber optik bir kamera uzattı. Ancak 4 bin 500 yıl önce piramidi yapanlar tünelin sonundaki sırrı sonsuza dek gizli tutmak istemiş olacaklar ki, kameranın karşısına bir kapı daha çıktı. Robot ilk kapıyı geçebilecek kadar bir delik açamadığı için de, ‘Büyük Piramit’in en büyük sırrı, ikinci kapının ardında kaldı.
Mısır, Antikalar Yüksek Konseyi (SCA) Yöneticisi Zahi Havas, ikinci kapının arkasında ne olduğunu öğrenebilmek için bir 12 ay daha çalışacaklarını, bu sürenin sonunda geliştirilebilecek yeni bir teknikle sırrın aydınlatılabileceğini söyledi. SCA ve National Geographic ekibi, dün gerçekleştirilen operasyona bir yıldır hazırlanıyordu.

Mayalara Ne Oldu?

Yüzyilin basindan beri bilim adamlari Mayalar'in kim olduklarini, nasil yasadiklarini, ve uygarliklarinin bir anda neden yok oldugunu arastiriyorlar. Bu garip uygarlik MS 300'lerde dünyanin en gelismis uygarligiydi ama dünyanin günesin çevresinde 365 günde döndügünü bile bilen Mayalar tarihin en kanli kasaplariydilar ve yemeklerini dahi yarim birakarak birden yok oldular. Mayalar'in bilimi ve kültürü vardi, onlara bu bilgiyi kim ögretmisti?.

Isik ve sihir
Her yil ilkbahar ve sonbaharda, turistler, El Kastide Chicken Itza'nin etrafinda toplanip, günes Isiginin yavas yavas piramidin merdivenlerinden yükselip muhtesem iki iblis basinin taban oymasini izliyorlar. Bu piramit, yaradilis ve dönüsümün kudretli tanrisina, Kukulcan'a ithaf edilmistir. Piramitte 4 merdiven ve her merdivende 91 basamak bulunur. En tepedeki platformla birlikte bu basamaklar 365 adettir. Bu günese göre hesaplanan yila esittir ve Mayalar'in astronomide ileri olduklarini gösterir. ?blislerin baslari, dinsel ayinlerde kurban edilmis insan kemiklerinin ve onlarin altin mücevherlerin bulundugu dogal bir kuyuyu isaret etmektedir.

Guetamala ormanlarindaki, kan kirmizi rengindeki piramidin önünde, büyük bir kalabalik saatlerdir ayakta bekliyordu. Kimse kipirdamiyordu; tüm gözler, piramidin dorugundaki atalarin bilgileriyle dolu süslü kafatasindaydi. Kalabalik kralin hareketlerini göremiyor fakat dinsel bir ayin oldugunu anlayabiliyordu. Kral yanardagda olusan keskin taslari alip penisini delecek ve sonra yaranin üstünü bir iple baglayip; kanin agaç kabugundan yapilmis kaba akmasini saglayacakti. Daha sonra bunu alip, bir ates yakacak, bu atesten yükselen duman araciligiyla iblisle konusacakti. Ve Kral, ortaya çikti pestemalinin altindan kanli elini göstererek, atalarinin mesajim daha öncelerde de oldugu gibi yine haykirdi; "Savas için hazirlanin" Kalabalik, nese içinde tekrarladi. Artik kan dökme zamani baslamisti.

KAN HASADI
Eski Maya toplumunda politik ve dini olaylar, korkunç kan dökme ayinlerinin nedeniydi.

Savas, onlarin yasamiydi
Mayalar kimdi? inanilmaz büyüklükteki piramitleri Amerika'nin ortasina insa eden ve sonra birdenbire terkedip kaybolan bu insanlar kimlerdi? Neden o garip dinsel kurallara inaniyorlardi? Bu sorular bugüne kadar sayisiz bilim adaminin zihnini kurcaladi. 150 yil geçtikten sonra Mayalar daha anlasilir olmaya basladilar. Artik, Mayalarin MS. 250-900 arasinda yasadiklarini, dönemlerinin en gelismis yazi sistemini bulduklarini, matematikle ilgilendiklerini , astrolojik takvimler olusturduklarini ve piramitler insaa ettiklerini biliyoruz. Bugüne örnek olacak mimari örnekler bulundu, insaatlarini, yagmur ormanlarina zarar vermeden belli zamanlarda yapiyorlardi. Mayalar dogalligin bozulmamasi için bize iyi bir ders vermislerdir, Güney Belize'nin orman kapli daglarinda; yeni bulunan dört Maya kenti gösteriyor ki; Mayalar buralarda yasamaktan kaçinmislardi, iste buralari 900'lü yillarda yokolan Mayalarin toplumsal yasamlari hakkinda henüz çözülememis bir çok soruya isik tutacaklardi. "National Geographic" yazarlarindan arkeolog George Stuart; "Her sabah uyandiginida Maya'lar hakkinda ne kadar az sey bildiginiizi düsünüyorum, bu tropik iklimde nasil yasadiklarinin %1 ini ancak biliyoruz" diyordu. Kisitli imkanlara ragmen, arkeologlar, sanat tarihçileri, yazit uzmanlari, antropologlar, cografyacilar, ve dil uzmanlari yillardir Mayalarin pesinde. Ortada, "Mayamanik" bir durum var; Tennesse Üniversitesi arkeologlarindan Arthur Dem****t son 4 yildir Kuzey Guetemala'da Maya kenti Dös Pilas'i inceliyor. Dem****t'e göre ormanin içinde kayip kentler var; buralarda çözümlenemeyen yazitlar bulunuyor ve bu yazitlar Mayalarin ani yok olusunu açiklayabilir. Ortaya çikan bilgi patlamasi, siddetli tartismalar yaratti. Kimin kuraminin dogru oldugu tartisiliyor. Yine de uzmanlar bir görüs üzerinde fikir birligine vardilar; savas, Maya halkinin olusmasinda ve yasaminda kilit noktaydi.

Oyun topu
Mayalar'in top oyunlari hem eglence hem de dinsel törenler içindi. Seyirciler, sonuçlar üzerinde bahis oynarlardi. Günesin veya Ay'in sembolü olan bu top hep havada kalmaliydi. Topu düsüren kaybediyordu ama oyunu degil yasamim da; oyunun finalinde kurbanlar hazirdi. Galipler, kaybedenlerin baslarini kesip top olarak kullandilar ya da öldürüp vücutlarini piramitlerden asagiya sallandirdilar

Maya kentleri yasamak için degil miydi?
Mayalarin spordan dine kadar her konuda iskence ve kurban törenleri düzenliyorlardi. Meksikali Antropolog Carlos Navarette "Bu, Mayayla ilgilenenleri sok edecek bir iddiadir" diyor. Klasik Maya Kültürü'nün olusmaya basladigi MS 250'den sonraki yüz yillarda, küçük çatismalardan, büyük savaslara dönüsen kabile çekismeleri, görkemli kentlerin hayalet kasabalara dönüsmesine neden oldu. ilk batili arastirmacilar olan Stephens ve Latherwood, büyüleyici diye tanimladiklari Copan, Palenque, Uxmal ve digerleri hakkinda kitaplar yazmaya basladilar. Stephens'in yazdigi basarili kitaptan sonra onu, Catherwood ve diger yazarlar takip etti. Sonraki yarim yüzyilda Popol Vuh (Mayalari anlatan kutsal kitap) ve "Relacion de las Cosas de Yucatan" adli kitaplar yayinlandi. 16. yüzyildan sonra piskopos Diego de Lan da, Maya kültürüne karsi ispanyol zaferlerini anlatan bir kitap yazmisti. 1890'larda ise, ingiliz arastirmaci Alfred Maudsiay degisik kaynaklardan derleyerek, Maya kentlerinin mimarisini anlatan bir katalog olusturdu.
Tüm bilgiler, 19. Yüzyil bilginlerini hiyeroglif yazilarini yorumlamaya, Mayalarin tarihini yeniden incelemeye ve bu toplumun neden yok oldugunu arastirmaya itti. 20. yüzyilin ilk yarisinda daha çok kazilar yapildi ama hala ortaya ciddi bir sey çikmamisti. 1950'lerde Carnegie Enstütüsü'nden J. Eric Thompson ve SIyvanus Morley, bölgeyi incelemeye aldilar onlara göre bulunan kentler, yasamak için degil dinsel ayinler için yapilmisti. Yazitlarda astronomi ve takvim çalismalari yer aliyor, tarihi olaylar, çiftçilik yöntemleri ve tarinidan bahsedilmiyordu. Böylece bu mekanlarin sadece özel durumlar ve çalismalar için yapildigi kanitlaniyordu. Morley ve Thompson; Mayalarin yok oluslarina ait bilgileri antik kentlerden elde edemeyeceklerini düsünüyorlardi. Çagdas bilginler, daha iddiali ve umutlu, modern teknoloji gibi bir de avantajlari var;
örnegin radyo karbon testi.

Dos Pilos'ta çalisan Arthur Dem****t MS. 761'den önce ve sonra olarak Mayalarin tarihçesini iki bölüme ayirdi. 761'den önce savaslar düzenliydi; kabileleri tek bir yönetim altinda toplamak için yapilirdi. Ama 761'den sonra savaslar; kabile üstünlügüne ve mallarin yagmalanmasina dayanmaya basladi. O yil, Dos Pilos Krali kabilelere dur demek için savas açti ama Tamarindito'da yakalanarak kurban edildi. Dem****t'e göre; bu dönemden sonra ortaya çikan soylu kanun yapicilari, çikar ugruna birbirlerini yemeye basladilar ve güçleri çok artti. Böylece sivil iç savas basladi; iste bu da Mayalarin sonu oldu ve buna benzer olaylar baska bölgelerde de yasandi.

Susuzluk ve nüfus patlamasi kuramlari
Florida Üniversitesi arkeologlarindan Arlene ve Diana Chase'e göre Belize'de yaptiklari arastirmalarin sonucunda, kabile savaslari Mayalarin sonunu hazirlamisti. Bu iki arkeolog, kazilarda binalar üzerinde hasarlar tespit etmisler ve gömülmemis bir çocuk iskeletiyle, silahlar bulmuslardi. Bir çok uzman yok olusun nedenini savaslara baglarken, baskalari bunun hikayenin tümü olmadigini düsünüyor. Yokolmada rol oynayan bir diger neden; yagmur ormaninin ekolojik dengesindeki ani bir bozukluk olabilirdi. Arizona Üniversitesi arkeologu Patrick Culbert; "Yeralti çalismalarindan anladiginiiza göre, neredeyse orman tamamen yok olmus"diyordu.Su sikintisi, yok oluslarinda rol oynamis olabilirdi. Cincinnati Üniversitesi arkeologlarindan Vernon Searborugh ise, Tikal'deki kazisinda gelismis kanalizasyon sistemleri buldu. Yilin 4 ayi yagmurlu bir bölgede yasayan bu insanlarin ani bir susuzluga ugramalari gerçekten yok olus nedeni olabilirdi. Bir baska neden nüfus patlamasi olabilir, yirmi kentten toplanan bilgilerden anlasildigina göre km kareye 200 insan düsüyordu. Culbert'e göre;
endüstrisi olmayan bir toplumda nüfus bir sorun olabilir. Arastirmacilar, kazilarda, iyi gelismemis çocuk iskeletleri buldular, bu da yetersiz beslenmenin göstergesi olarak kabul edilebilir. Yine Culbert, böyle karmasik ve kalabalik bir toplumun çöküs nedeninin; savas, çilgin bir kral, açlik ya da susuzluk olabilecegini düsünüyor ve ekliyor "Böyle bir toplumun çöküsü için milyonlarca neden söylenebilir".

Mayalar tapinaklarini yaparken

Takvimi ve dis dolgusunu bilen insanlar
Bu çöküsten çikarilacak ders nedir? Birçok uzman, çevreci mesajlar veriyor; Culbert;
"Nüfus patlamasi, ekolojik dengeyi bozdu ve milyonlarca insan öldü." diyor. National Geographic dergisi yazari George Stuart ;bu fikre katiliyor ve bu bilgilerin günümüz dünyasinin sorunlarini yeterince çözemese bile önemli uyarilarda bulundugunu düsünüyor. Ona göre en önemli mesaj, yagmur ormanlarini kesmemek ama digerleri bundan pek emin degil. Hiyeroglif uzmani Stephen Houston de, Mayalardan daha pek çok ders alinacagi düsüncesinde; "Çok farkli bir toplumdular ve onlari bir arada tutan çok baska bir seydi".

Arkeologlar, Mayalarin gerçekten farkli bir toplum oldugunu, onlarin günlük yasamlanndan çikariyorlar. Mezarlarda bulunanlar, gömütler, alelade evlerin mimarisi ve bulunan duvar resimleri; ortalama bir Maya gününün nasil geçtigini bizlere gösteriyor. 57 kisiden olusan tipik bir Maya ailesi kahvaltida sicak çukulata, yeterince zengin degillerse haslanmis misir ve seker kamisi yiyorlardi ve "atole"denilen bir içki içiyorlardi. Genelde evler tek odali ve çamur sivaliydi. Büyük olasilikla gün içinde misir, bezelye, tavsan ve hindi diger yiyecekleri arasindaydi.
Hasat mevsimi erkekler tarlalarda çalisirken, kadinlar evde yemek pisiriyorlardi. Günün sonunda tüm aile evde toplaniyor ve evin reisi küçük bir dini ayinle atalara dua ediyordu. Zamanlarini sadece tarimla geçirmiyorlar, piramitler ve tapinaklar insa ediyorlardi. Genelde dügün törenlerine kutlamalara, astrolojik ve takvimsel çalismalara katiliyorlardi. Böyle zamanlarda kral kurbanlar kesiyor ve top oyunlari düzenliyordu. Kaybedenler piramide asiliyor ya da kurban ediliyordu. Çiftçiler bu günler için yemek hazirlayip, standlar açiyorlardi. Mayalar'in gelismis bir estetik anlayisi vardi. Yale Üniversitesi antropologu Michael Coe "Mayalar" adli kitabinda; "Aileler çocuklarinin burunlanna onlarin gücünü artirici süsler takarlardi" diye yaziyor. Mayalar ayni zamanda bebeklerin iskeletlerine sekil vermek amaciyla onlari sararlar ve koni seklinde bir sapka takarlardi. Belki de günümüzün besik ve kundak aliskanligi onlardan miras kalmistir. Bazi arastirmacilar, bu sekildeki kafataslarinin bu aliskanligin sonucu oldugunu ileri sürüyorlar. Mayalar dislerini bazen "T" seklinde bazen de delerek doldururlardi (anestezi yapip yapmadiklari kesin degil). Dislerini çogunlukla degerli taslarla en çok da yesimle kaplarlardi. Coe'ya göre; genç erkekler evlenene kadar kendilerini siyaha boyuyorlar daha sonra ise degisik dövmelerle süsleniyorlardi. Bu bilgiler sadece bulunan nesnelerden degil geride biraktiklari hiyerogliflerden de ögrenildi.
GECMiSi YASIYORLAR
Meksika daki tur rehberleri bir öykü anlatirlar.Bir turist, korku içinde piramitlere bakar ve rehbere dönüp; "Bu binalarin hepsi çok güzel, fakat tüm insanlar nereye gitti?" der. Rehber kafasini alayci bir sekilde sallayarak cevap verir; "Su anda bir Maya île konusuyorsun, bizler hala buradayiz hiç bir zaman burayi terk etmedik". Yasanan karmasa, Maya bilmecesinin kalbindedir. Bilim adamlari binlerce yil Öncesindeki Maya imparatorlugu'nu arastirirlarken bugün Guatemala çevresinde 1.200.000,Belize çevresinde ise, 5.000.000 Maya insani yasiyor. Etnik olarak, onlar dünyanin en gelismis imparatorlugunu Orta Amerika'da kurmus insanlarin soyundan geliyorlar. Maya kalintilarini gezmeye gelen birçok turist Amerika'da eski Mayalarin torunlarinin yasadigini ögrenseler soka girerlerdi. Yüzyillardir olagelen kültür etkilenmesinden sonra Orta Amerika'da yasayan Mayalarin torunlari yeni kültür yaratarak yasamlarini sürdürüyortar. Orta Amerika'da yasayan Mayalarin torunlari simdi sadece gelen ziyaretçiler ?çin atalarinin kiyafetlerini giyiyorlar. 1992'de Orta Amerika'nin yerlileri olan Maya halkina karsi Meksika devleti tarafindan zulmedildi, yapilanlar, insan haklarina aykiriydi.1990'daki toprak kavgasinda 11 kisi,1988'de de Maya halkindan 100 kisi yakalanmis ve iskence edilmisti.
30 saat boyunca hiç bir tibbi müdahale olmadan aç birakildilar ve Mayalar, 140.000 Guetamalaliyi öldürecek gerilla savasina basladilar. Hükümet onlarin köylerini yakti.16.yy'da ispanyol istilasi sirasinda birçok yerli, dini inançlarindan uzaklastirildi. Kabartmalar yikildi, dini inançlarina ait olan hersey misyonerler tarafindan harap edildi.Yeni koloniler kurmak için köle gibi çalistirildilar.400 yil ispanyollar tarafindan ezildikten sonra Meksikalilar tarafindan isgale ugradilar ve hala öyleler... Bugün Meksika Hükümeti, insan haklari adina Mayalara esit sans taniyacaklarini açiklamasina ragmen; Mayalar hala sosyo ekonomik siranin en altindalar. Chipas'ta 9 tane yerli dili musuluyor ve Meksikalilar azinliklara ragmen iktidari ellerinde tutuyorlar. Ne yazik ki, yerli nüfusu ülke potansiyelinin çok üzerinde. Ayrica yerlilerin % 70'i su sikintisi çekiyor. Bu kötü kosullarda Birçok Maya insani modern ,yasam sartlarini reddederek eski aliskanliklarini sürdürüyor. Daglarda yasayan Mayalar, 4000 yil önceki atalari gibi yasiyorlar.



"Birden beyin kanallarim açildi..."Maya yazitlari, çesitli ilgi alanlari olusturdu. Güney Alabama Üniversitesi sanat ögretmeni Linda Schele eski yazitlar konusunda birdenbire ortaya çikan ilginç bir örnektir. 1970 yilinda Meksika ziyaretinde, Palenk konferansinda Schele; 7. Yüzyil baslarindan 8. Yüzyil sonlarina kadar yasayan yasa yapicilarin kanunlarini 2.5 saat süren bir konusmada açikladi ve bunlar dogruydu. Bu nasil olmustu? Çünkü Schele bir amatördü; Profesyoneller kabartmalarin açiklamasinin bir çesit içgüdüye ve sezgiye bagli oldugunu söylüyorlar. Verilen yazi sistemine uyularak çözülmüs olabilecegin'i de ekliyorlar. Linda Schele; "Aydinlanma dakikalari kariyeriniin dönüm noktasiydi. Birden beyin kanallarini açildi ve hersey yerli yerine oturdu" diye anlatiyor. Bu olaydan sonra, bir çesit dil çözüm devrinii basladi. Bölge genç tarihi yazit uzmanlari ile doldu. 34 yasindaki Stephen Houston ile 28 yasindaki David Stuart'da bunlara dahildi. Kariyerlerine çok küçük yaslarda baslamislardi. Maya arkeologu George Stuart'in oglu ilk Maya gezintisini 3 yasindayken yapmisti ve 1984'de 18 yasindayken çözdügü bir Maya grafigiyle, Maç Arthur Dernegi tarafindan en genç yazi çözücüsü ve dahi ilan edildi. Stuart'in sonraki projesi simdiye kadar çözülmüs tüm Maya yazitlarini inceleyen bir katalog yapmak. Neredeyse yüzyillik bir çalisma bu ve genç Stuart; "Bu çalisma benden sonra da aranan bir kaynak olacak" diyor.
Bir uygarligin umutsuzlugu
Örneklerde görüldügü gibi kabartmalarda propaganda da var. Düsünün, Körfez Savasi'ni anlamak için Saddam'in konusmalannin duvarlara yazildigini... Arlen Chase;
Mayalar'in politik ve sosyal yasamlarini çözmek için bu yazitlari okumanin yeterli oldugunu, arkeolojinin bunu saglamak için gerekli oldugunu ifade ediyor. Houston ise, yazitlarin propaganda ile dolu oldugunu, yine de bir toplumu anlamak için yararli oldugunu söylüyor.

Maya yazitlarini desifre etme üzerindeki tartismalar sürüyor, hiçbir zaman nihai çözüm bulunmayacak. Çünkü yeni bulgular farkli bakis açilari getiriyor. Chase'in arastirmalarina dayanarak söylenebilir ki, Mayalar orta sinif bir toplumdu. Mezar kazilari, yasam tarzlarinin, bilimsel yönleri kadar gelismedigini gösteriyor. Kimyasal toprak arastirmalari, iskelet incelemeleri bize onlarin hastaliklarini, tarini yöntemlerini hatta iklim kosullarini gösteriyor. Birçok arastirmaci ve bilim adami Mayalar'in yok olus gizeminin pesinde. David Freidel, Mayalar'in tarihte esine az rastlanan bir umutsuzluga düsmüs olduklari görüsünde; ona göre, geçmise bakildiginda Mayalar'in ulastigi bilimsel ve toplumsal düzeyin nedeni, hayalgücü ve reel eylemin disindadir çünkü onlar yasami anlamli kilmak istiyorlardi. Mayalar'in birden yokolus nedeni veya nedenleri hala bilinmiyor, dev bir uygarlik nasil ve neden kayboldu? Uxmal'da yansi yenmis yemek tabaklari hala durmaktadir;
kimden ya da neden kaçtilar ve en önemlisi su anda onlarin kalintilari nerede?

Kayıp kıta Mu'nun sembolleri

Mu dini sembollerinin en önde geleni,"Mu Kozmik Diyagramı"dır. Bu diyagramda, tam merkezde bulunan daire Güneşin, "Ra" nın, yani tek Tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun, iç içe geçmiş iki üçgen, iyiliğin ve kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Bu üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yani Tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü simgeler. Her ikisinin bir arada oluşturduğu altı köşeli yıldız, adaletin sembolüdür. Ayrıca bu yıldızın her bir ucu bir fazileti sembolle anlatı ve insan ancak bu faziletlere sahip olunca Tanrıya ulaşabilecektir. Altı köşeli yıldızın dışındaki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu 12 dünyasal kötü eğilimden kurtulmak zorundadır.




Aşağı doğru inen sekiz şeritli yol ise, ruhun Tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaların ifadesidir. Ruh, en alt kademeden, cansız varlıktan mükemmele, yani Kamil İnsan'a, Kozmik İnsan'a, ulaşmak zorundadır.

Naacal mabetlerinde ay, bir sembol olarak güneşin hemen yanında yer alır. Hem baba, hem ana olan Tanrının eril sembolü güneş ise, dişil sembolü de ay'dır. Kozmik diyagram üzerinde de görüleceği gibi üçgenin ve üç sayısının Naacal öğretisindeki yeri büyüktür. Üç sayısına verilen önem Mu kıtasının kendisinden kaynaklanmaktadır. Mu kıtası üç parçadan oluşmuş, ve aralarında boğazların bulunduğu adalar topluluğudur. Bu nedenle üçgen, hem Mu kıtasını, hem de, Tanrının eril ve dişil yönleri ile onlardan südur eden İlahi Kelamı, yani evreni simgeler.

Üçgen içindeki göz, ana kaynağın, yani Tanrının, varlığını insan üzerinde daima hissettirdiğini, bir biçimde onu gözlediğini simgeler. Bu sembol, Osiris ile önce Atlantis'e buradan Hermes ile Mısır'a, Mısır'dan Yunanistan'a ve nihayet günümüzde Masonluğa kadar ulaşmıştır.

Birçok sembol gibi, Ezoterik Sırlar Öğretisinin üyelerini kabul ettiği inisiyasyon törenlerinin kökeni de, Mu Naacal okulundadır. Değişik örgütlenmeler vasıtasıyla 'günümüze kadar ulaşmış bu inisiyasyon töreninde aday, uzun bir hazırlık ve soruşturma döneminden sonra, layık görülmesi halinde kardeşliğe kabul edilirdi. Naacal kardeşlik örgütüne üyelerin seçilerek alındıkları dışında, kabul töreni ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamakta. Ancak, Naacal kardeşliğinin son durağı olarak da kabul edilebilecek Mısır'ın Hermetik kardeşliğine kabul töreninin Naacal' lerin uyguladıkları törenden daha farklı olduğunu varsaymak için hiçbir neden yoktur. Bu törenin ayrıntıları Mısır uygarlığının incelenmesi ile netleşebilir.

Mu dininin dört temel kavramı vardır;

1-Tanrı tektir. Her şey ondan varolmuştur ve ona dönecektir.

2-Ruh ile beden birbirinden ayrıdır. Beden ölür ve ayrışırken ruh ölmez.

3- Ruh, mükemmelliğe ulaşmak için değişik bedenlerde yeniden doğar.

4- Mükemmelliğe ulaşan ruh Tanrıya döner ve onunla birleşir.




Şimdi Mu ve Atlantis döneminden kalan bazı kutsal sembollerin incelemesini yapalım. Özellikle zamanımızda kullanılan bazı sembollerin aslında ne kadar eski kökene dayandığını ve anlamlarını ne kadar hatalı bildiğimizi görelim.
Önce Mu Kraliyet Armasını inceleyelim. Bu armadaki şekillerin büyük bir bölümü, Hintliler, Maoriler, Nevada ve Meksika yerlileri, Guatamalılar ve Gobi çölünde yaşamış bazı topluluklar tarafından kullanılmıştır. Aşağıda Mu Kraliyet Arması görülmektedir.





Bu armayı bölüm bölüm incelersek;

En dışta yer alan bölüm, Mu alfabesindeki M şeklidir ve ayrıca bu kıtanın simgesel harfidir. Harfin Mu dilindeki okunuşu da “Mu” olarak söylenir. Bu şekil aynı zamanda yedi rakamındaki şeklin benzeridir ve tekamül yasalarını hatırlatır. M harfinin Maya ve Mısır alfabesinde Ma olarak okunduğu ve Maya kökenli olduğu da söylenir.

Armanın merkezindeki hiyeroglif şekil “U-lu-mil” olarak okunur, ki “ ….. İmparatorluğu” demektir. Bu şekil aynı zamanda dört sayısını ve dört gücü de ifade etmektedir.

Hiyeroglif şekli çevreleyen daire, güneşi temsil eder. Bu hiyeroglif ile birlikte “Güneş İmparatorluğu” denebilir. En dıştaki şekil ile üçü bir arada “Mu güneş İmparatorluğu” anlamına gelir.

Armanın içindeki sekiz köşeli yıldız, sekiz temel noktayı simgeler ve Mu’nun dünyanın her yanına hakim olduğunu gösterir. Çevresindeki daire ise, bir evren sembolüdür. Bu evren insanındır. Mu’nun ışınları, etkisi bütün insanlığa ulaşmıştır denilmektedir.

Mu Kraliyet Arması’ndaki şekillerin halen pek çok yaşayan kültürde, üstelik aynı anlam bütünlüğünde kullanılması ilginçtir. İşte bu gördüğümüz sembollerin kökeninde yatan gerçek anlamlar Mu Kıtasından bu yana pek çok uygarlığa ve günümüze uzanmaktadır.
Bugün özellikle Japonya’nın bayrağındaki güneş şekli ve kendilerini “Güneş İmparatoru” olarak anmalarının kökeninde bu nedenler yatmaktadır. Büyük ve eski bir uygarlığın kültür kalıntılarıdır bunlar.

Şimdi de yine Mu’dan kalan “Mu Kozmik Diyagramı” nı inceleyelim. Bunu önce bir bütün olarak gördükten sonra, parça parça anlamlarına değinelim.



Önce aşağı doğru inen mavi renk tonlarıyla verilen sekiz şerit ile başlayalım. Bu sekiz şeridin her biri ruhun tanrıya ulaşması için tırmanması gereken aşamaları ifade eder. Ruh en alt kademeden, yani cansız varlıktan mükemmele, yani kamil-olgun insana ulaşmak zorundadır. Bu bölümde ruhun ölümsüzlüğü ve tekamülü için yeniden doğuşu anlatılmak istenmektedir. Bu sekiz yol, Buda’nın öğrettiği sekiz bilgeliğin hemen hemen aynısıdır.
Altı köşeli yıldızın çevresindeki çember, dünyadan başka alemlerin de bulunduğunu, bunun dışındaki 12 fisto ise, insanın uzak durması gereken 12 kötü eğilimi simgeler. İnsan ruhu, diğer alemlere geçmeden önce, bu dünyasal 12 kötü eğilimden kurtulmak zorundadır. Bu 12 kötü eğilim iğvanın simgeleştirilmiş halidir.

Çemberin içinde daha önce de bahsetmiş olduğumuz çok önemli bir sembol olan altı köşeli yıldız vardır. Bunu Yahudi dinine mensup kişiler kendilerine aitmiş gibi göstermekle birlikte sembolün kökeni kadim uygarlıklara dayanır. Bu Adalet Yıldızı’dır ve iyilik ile kötülüğün bir arada bulunduğunun simgesidir. Üçgenlerden yukarı dönük olanı iyiye, yanı tanrıya ulaşmayı, aşağı bakanı ise yeniden doğuş yasası uyarınca geriye dönüşü anlatır. Ayrıca yıldızın altı köşesi, insanın tanrıya ulaşması için sahip olması gereken faziletlerini gösterir. Yıldızın ortasındaki daire güneşin, “Ra” nın, yani tek tanrının kolektif simgesidir. Üçgen içindeki daire, tanrının gözünün daima insanların üzerinde olduğunun simgesidir. Üçgen içindeki daire yerine göz sembolünün de kullanıldığını söylemiştik. Bu sembol, Osiris ile Atlantis’e, buradan Hermes ile Mısır’a, Mısır’dan Pisagor ile Yunanistan’a ve nihayet günümüze ulaşmıştır.

Görüldüğü gibi Mu’nun en önemli sembolü olan Mu Kozmik Diyagramı bize, kamil insan olma, tanrıyla bir olma yolunu çizmekte. Bütün dinlerin esasında olan genel yaklaşımları ve tanrının tekliğini bir sembolde anlatılabilmektedir. Bize Mu’dan kalan bir sembolünde, dört temel gücü simgeleyen haç olduğunu görüyoruz. Yapılan kazılarda çok değişik haç sembollerine rastlanmıştır. Bu haçlardan bazılarının uçlarının sağa, bazılarının ise sola kıvrık olduğunu görüyoruz.





Tarihte ‘Gamalı Haç’ olarak da bilinen Hitler’in uçları sağa kıvrık haçı rasgele seçilmiş bir sembol değildir. Zira uçları sola kıvrık haç mutluluğun, iyiliğin gücünü simgelerken, uçları sağa kıvrık haç ise mutsuzluğu ve kötülüğü simgelemektedir. Haç sembolü daha sonra Hıristiyanlar tarafından kullanılmış fakat dört gücü simgelediği unutulmuş ve yerine ikincil sembol olan İsa’nın çarmıha gerilmesini kutsanmak için kullanılmıştır. Görüldüğü gibi bu sembol de asıl anlamının dışında kullanılmakta veya bizler onu bu şekilde öğrenmekteyiz. Bunun dışında birleşik semboller üzerinde oynamalar ile iyi veya kötü amaçlı etkilemeler yapmanın mümkün olduğunu tüm ezoterik metinlerde hep söylüyoruz.

Örneğin beş köşeli yıldız ki bizim de bayrağımızda bulunan çok değerli bir semboldür, etrafına çizilen bir çember ile şeytana tapanların simgesi olarak kullanılır. Aynı şekilde altı köşeli yıldızın içine konulan ters duran haç ve bunların yine bir çember içine alınmasıyla şeytana tapanların simgelerinden birini elde ederiz. Bu nedenle sembolleri doğru tanımlamak ve iyi tanımak gerekir. Aynı sembolü küçük nüans çeşitliliği ile pozitif ve negatif kutuplar günümüzde de kullanmaktadır. Bu gözlemi yaparsak iyi ve kötüyü çok rahat ayırabiliriz.

Sembollere ilgi duyanların bu bilgilerini arttırmaları ezoterizm araştırmaları için çok gerekli, çünkü yaşamın içinde bazen öyle ilginç olaylar, rüyalar, vizyonlar görülüyor ki, bunların asıl nedenini anlamak için sembolleri ve bize iletilmek istenen mesajları anlamak gerekiyor. Sembol dilinden anlayanlar için yaşam farklı bir boyut, farklı bir tat kazanır. Çünkü herkesin göremediğini görebilir, yaşamın o an size vermek istediğini ve olayların arkasında yatan gerçeklerin neler olduğunu bulabilirsiniz. Eşzamanlılıkların ve paralel evrenin sembollerini iyi anlamanın başka hiçbir yolu yok ki!.

Geçmiş Medeniyetlerin Hayranlık Uyandıran İzleri

August Comte, Herbert Spencer, Lewis Henry Morgan gibi ideologlar tarafından farklı dönemlerde ortaya atılan ve daha sonra Charles Darwin'in teorisiyle birleştirilen, sosyo-kültürel evrim kavramının yanılgılarına göre, tüm toplumlar ilkellikten medeniyete doğru bir evrim geçirmektedir. 19. yüzyılın sonlarında gelişen ve Birinci Dünya Savaşı döneminde etkisini gittikçe artıran bu yanılgı, ilerleyen yıllarda ırkçılık, sömürgecilik, öjeni gibi bir çok acımasız akım ve uygulamanın sözde bilimsel temelini oluşturdu. Dünyanın değişik bölgelerinde yaşayan farklı kültürlere, renklere, fiziksel özelliklere sahip çeşitli toplumlar, bu bilim dışı anlayış öne sürülerek insanlık dışı muamelelere tabi tutuldu.



Günümüzde çok ileri medeniyetlerin yanı sıra, oldukça geri medeniyetler de varlığını sürdürmektedir. Ancak toplumların sahip oldukları teknolojik imkanların geri veya ileri olması bir toplumun diğerinden zihinsel ve fiziksel olarak daha gelişmiş ya da geri kalmış bir tür olduğunu göstermez.


Adam Ferguson, John Millar, Adam Smith gibi yazarlar ve düşünürler tüm toplumların dört temel aşamadan geçerek sözde evrimleştiklerini öne sürüyorlardı. Bu dört aşama şunlardı: Avcılık ve toplama, hayvancılık, tarım ve son olarak da ticaret. Evrimci iddialara göre sözde maymunsuluktan yeni kurtulan ilkel insan yaptığı basit aletlerle sadece avlanıyor ve etraftaki bitkileri, yemişleri vs. topluyordu, zihni ve yetenekleri biraz daha ilerledikçe evcil hayvan yetiştirmeye başladı, daha sonra tarımla uğraşabilecek kadar gelişti ve en son olarak da ticaretle uğraşabilecek zeka ve yetenek kapasitesine ulaştı. Ancak arkeoloji ve antropoloji gibi bilim dallarında yaşanan gelişmeler ve elde edilen bulgular, "kültürel ve toplumsal evrim hikayesinin" bu temel iddiasının bir geçerliliğinin olmadığını ortaya koydu. Tüm bunlar yalnızca materyalistlerin, insanı akılsız hayvanlardan evrimleşmiş bir canlı gibi gösterme ve felsefi olarak inandıkları bu masalı bilimde yerleştirme çabalarından başka bir şey değildi.
Açıktır ki, insanların avcılıkla ya da tarımla geçimlerini sağlamış olmaları, onların zihinsel yetenekleri açısından daha ileri ya da geri olduklarını göstermez. Yani, avcılıkla geçinen bir toplum daha geri ve zihinsel olarak maymunlara sözde daha yakın olduğu için avcılıkla uğraşmaz. Ya da bir toplumun tarımla uğraşması onun maymunsuluktan iyice uzaklaştığı anlamına gelmez. Toplumların uğraşıları, insanların bir başka canlıdan türediğini gösteren unsurlar da değildir. Bu uğraşılar, sözde evrimsel bir süreçle zihinsel ve yetenek olarak daha gelişmiş bireyler meydana getirmez, yeni bir canlı türü ortaya çıkaramaz. Günümüzde de teknolojik olarak geri kalmış pek çok kabile, yalnızca avcılık ve toplayıcılıkla uğraşmaktadır. Ancak bu durum onların, daha az insan olduklarını kesinlikle göstermez. Aynı durum bundan yüz binlerce yıl önce yaşayan insanlar için olduğu gibi, bundan on binlerce yıl sonra yaşayacak insanlar için de geçerlidir. Ne geçmişte yaşayanlar ilkel insanlardır, ne de gelecekte yaşayanlar daha gelişmiş farklı bir tür olacaktır.


İnsanların avcılıkla ya da tarımla geçimlerini sağlamış olmaları, onların zihinsel yetenekleri açısından daha ileri ya da geri olduklarını göstermez. Yani, avcılıkla geçinen bir toplum daha geri ve zihinsel olarak maymunlara sözde daha yakın olduğu için avcılıkla uğraşmaz. Ya da bir toplumun tarımla uğraşması onun maymunsuluktan iyice uzaklaştığı anlamına gelmez.

Bu çizimde görülen ilkel varlıklar hiçbir zaman yaşamamıştır. Bu ve benzeri resimler, Darwinist bilim adamlarının hayal ürünü çizimleridir. Bilimsel bir değeri yoktur.


Yaşam şekli açısından toplumlara evrimsel bir medeniyet tarihi çizmek bilimsel olmayan bir bakış açısıdır. Bu bakış açısı, arkeolojik kazılarda elde edilen bazı buluntuların Darwinist bilim adamlarınca materyalist ideolojinin ön yargılarına uygun olarak yorumlanmasına dayanmaktadır. Bu batıl inanışa göre taş aletler kullanan insanların homurtular çıkararak dizleri bükük ve kambur şekilde yürüyen, hayvanımsı davranışlarda bulunan maymun adamlar oldukları varsayılmaktadır. Halbuki bulunan hiçbir kalıntı, bunları kullananların zihin gücünün kapasitesine dair somut ipuçları vermez. Daha önce de belirttiğimiz gibi bu bir tasvir işidir; örneğin günümüzden yüz bin yıl sonra bu döneme ait değişik şekillerdeki modern sanat eserleri bulunmuş olsa ve gelecekteki insanların çağımıza ait başka hiçbir bulguları olmasa, büyük bir olasılıkla bu eserlerden yola çıkarak çağımız insanları ve sahip oldukları teknoloji hakkında çok daha farklı yorum ve tasvirler yapılabilecektir.

Toplumların evrimi iddiası, görüldüğü gibi hiçbir bilimsel bulguya dayanmayan hayal ürünü hikayelerden ibarettir. Ve bu hikayelerin temeli, insanın sözde maymunsu bir zihne sahip olduğu yanılgısını savunan bilim dışı bakış açısıdır. Harvard Üniversitesi'nden evrimci antropolog William Howells, bu gerçeğe dair şu itirafta bulunmuştur:
Evrim teorisi bedenle ilgili değil ama davranışla ilgili başka sorular da gündeme getirmektedir. Bunlar felsefeyle ilgilidir, [bilimsel] gerçekleri bulmak çok daha güçtür. Davranış, kafatası gibi fosilleşmez veya taştan aletler gibi günümüze ulaşmaz ve bu durumda bizler [eski dönemlerde] neler olmuş olabileceğine dair çok küçük işaretlere sahibizdir; hipotezlerin test edilmesi neredeyse imkansızdır.30
Nitekim son dönemlerde sosyal bilimcilerin büyük bir çoğunluğu evrimci görüşün yanlışlıklarını kabul etmektedirler. Bu bilim adamları sosyal evrim teorisinin şu noktalarda bilimle çeliştiğini söylemektedirler:
1. Teori etnik ayrımcılıkla derinden bağlantılıdır; farklı toplumlar hakkında taraflı değerlendirmeler yapar, örneğin yalnızca Batılı toplumları medenileşmiş olarak değerlendirir.
2. Bütün toplumların aynı yolu ya da yöntemleri izleyerek ilerlediğini ve aynı hedeflere sahip olduğunu öne sürer.
3. Toplumu materyalist bir bakış açısıyla değerlendirir.
4. Bulgularla büyük oranda çelişmektedir. İlkel koşullarda yaşayan pek çok toplum, modern olarak kabul edilen çeşitli toplumlardan daha medeni değerlere sahiptir, yani barışsever ve eşitlikçidir. Birçoğu beslenme koşullarına bağlı olarak da çok daha sağlıklı ve güçlüdür.
Bu maddelerde de açıkça görüldüğü gibi, toplumların ilkelden medeniye doğru ilerlediğini öne süren evrimci anlayış, bilimsel değerlerle ve gerçeklerle uyumlu değildir. Bu, materyalist ideolojinin etkisiyle öne sürülen zorlama yorumlara dayalı bir teoridir. Geçmiş medeniyetlerin geride bıraktıkları izler ve eserler de, evrimcilerin "tarihin ve kültürlerin evrimi" aldatmacasının yanılgılarını gözler önüne sermektedir.
Geçmişin İzleri Evrimi Yalanlıyor
Geçmiş medeniyetlere dair buluntular, evrim teorisinin "ilkelden medeniyete doğru ilerleme" iddialarını geçersiz kılmaktadır. Tarihin akışını incelediğimizde karşımıza çıkan gerçek, insanın her zaman günümüz insanıyla aynı zekaya ve yaratıcılığa sahip olduğudur. Yüz binlerce yıl önce yaşamış insanların ürettikleri eserler ve geride bıraktıkları izler, evrimci iddialardan bambaşka manalar taşır. Bu izleri incelediğimizde görürüz ki, geçmişte yaşamış insanlar da, zekalarıyla, yetenekleriyle yaşadıkları her çağda yeni keşifler yapmışlar, ihtiyaçlarını karşılamışlar ve kendi uygarlıklarını inşa etmişlerdir.
Gönderilen elçiler, içinde bulundukları kavmin gelişmesine ve büyük değişim yaşayıp ilerlemesine vesile olmuşlardır. Peygamberler, Allah'ın ilhamıyla, detaylı ilmi bilgiye sahiptirler. Örneğin Hz. Nuh gemi yapma teknolojisini bilmektedir. Kuran'da yer alan bilgiden Hz. Nuh'un inşa ettiği geminin buharlı bir gemi olduğu anlaşılmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.) Bu bilgiye, ayette yer alan "... tandır feveran ettiği zaman..." ifadesiyle dikkat çekilmektedir.
Sonunda emrimiz geldiğinde ve tandır feveran ettiği zaman, dedik ki: "Her birinden ikişer çift (hayvan) ile aleyhlerinde söz geçmiş olanlar dışında, aileni ve iman edenleri ona yükle." Zaten onunla birlikte çok azından başkası iman etmemişti. (Hud Suresi, 40)
Tandır, halen çeşitli bölgelerde kullanılan bir tür ocaktır. Feveran etmek, fışkırmak ve kaynamak anlamındadır. Hz. Nuh'un gemisinin, tandırın feveran etmesiyle yani ocağın (kazanın) kaynamasıyla hareket etmeye hazır hale geldiği anlaşılmaktadır. Nitekim Elmalılı Hamdi Yazır tefsirinde de, Hz. Nuh'un gemisinin "kazanla çalışan yani bir tür buharlı gemi" olduğu açıklanmaktadır:
Tennur: Lugatta kapalı bir ocak, bir fırındır ki, dilimizde "tandır" olarak kullanılır. Feveran kelimesi de biliniyor ki, kuvvet ve şiddetle kaynamak ve fışkırmaktır.... Yani geminin yelkenli bir gemi değil, kazanla çalışan bir vapur olduğunu hatırlatır niteliktedir. (http://www.kuranikerim.com/telmalili/hud.htm)

Hz. Süleyman döneminde de, bu kutlu peygamber vesilesiyle bilim, sanat ve teknolojide çok önemli ilerlemeler sağlanmıştır. Örneğin Kuran'da Hz. Süleyman döneminde uçak gibi hızlı ulaşım araçlarının kullanıldığına işaret edilmektedir:
Süleyman için de, sabah gidişi bir ay, akşam dönüşü bir ay (mesafe) olan rüzgara (boyun eğdirdik)... (Sebe Suresi, 12)
Bu ayet-i kerimede ulaşılması oldukça uzak olan mesafelere, Hz. Süleyman döneminde kısa sürede ulaşılabildiğine dikkat çekilmektedir. Bu, günümüzdeki uçak teknolojisine benzer bir teknoloji kullanılan, rüzgarla hareket eden vasıtalara işaret etmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.) Ayrıca Kuran'da, Hz. Süleyman döneminde "kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar" yapıldığı haber verilmektedir.
Ona dilediği şekilde kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar ve yerinden sökülmeyen kazanlar yaparlardı. "Ey Davud ailesi, şükrederek çalışın." Kullarımdan şükredenler azdır. (Sebe Suresi, 13)
Bu ayetten, Hz. Süleyman'ın çok gelişmiş inşaat ve mimari teknolojisi kullandırttığı anlaşılmaktadır.

Ayette, Hz. Süleyman'ın emrinde bina ustaları ve dalgıçlar olduğu bildirilmiştir:
... Şeytanları da; her bina ustasını ve dalgıç olanı. (Sad Suresi, 36-37)
Dalgıç cinlerin Hz. Süleyman'ın emrinde olması, o dönemde deniz altındaki zenginliklerin işlendiğine işaret etmektedir. Deniz altındaki petrol, altın gibi kıymetli madenlerin çıkarılıp işlenmesi, insanlara faydalı ve kullanılır hale getirilmesi için çok yüksek bir teknoloji gerekmektedir. Hz. Süleyman döneminde bu teknolojinin kullanıldığına dikkat çekilmektedir.
Bir başka ayette ise, Hz. Süleyman'ın "erimiş bakırı sel gibi" kullandığı haber verilmiştir. (Sebe Suresi, 12) Erimiş bakırın kullanılması ile, Hz. Süleyman döneminde elektrik kullanılan yüksek bir teknolojinin varlığına da işaret edilmektedir. Bilindiği gibi bakır, elektriği ve ısıyı en iyi ileten metallerden biridir ve bu yönüyle elektrik sanayinin temelini oluşturmaktadır. Ayette geçen "sel gibi akıttık" ifadesiyle, muhtemelen Hz. Süleyman döneminde yüksek miktarda üretilen elektriğin, teknolojide pek çok alanda kullanıldığına dikkat çekilmektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Kuran ayetlerinden Hz. Davud'un da demiri işlemeyi ve zırh sanatını çok iyi bildiği anlaşılmaktadır. Ayetlerde şu şekilde haber verilmektedir:
... Ve ona demiri yumuşattık. Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın, gerçekten Ben, sizin yaptıklarınızı görenim (diye vahyettik). (Sebe Suresi, 10-11)
Kuran'da Hz. Zülkarneyn'in, iki dağ arasına, dönemin toplumları tarafından "aşılabilmesi ve delinmesi mümkün olmayan" bir set inşa ettiği haber verilmektedir. Ayette bildirildiğine göre, Hz. Zülkarneyn bu seti inşa ederken demir kütleleri ve eritilmiş bakır kullanmıştır:
"Bana demir kütleleri getirin", iki dağın arası eşit düzeye gelince, "Körükleyin" dedi. Onu ateş haline getirinceye kadar (bu işi yaptı, sonra dedi ki: "Bana getirin, üzerine eritilmiş bakır (katran) dökeyim." (Kehf Suresi, 96)
Bu bilgi, Hz. Zülkarneyn'in betonarme teknolojisinden faydalandığına işaret etmektedir. İnşaat sektöründe kullanılan en sağlam malzeme demirdir. Binaların ya da köprü, baraj gibi mimari eserlerin sağlamlığının artırılması için mutlaka demir kullanılması gerekir. Ayetten anlaşıldığına göre, Hz. Zülkarneyn de demirleri uç uça getirmiş ve üzerlerine dökülen harç ile sağlam bir betonarme yapı oluşturmuştur. (En doğrusunu Allah bilir).
Eski Orta Amerika medeniyetlerinin yazıtlarında ise, beyaz kıyafetler içinde gelen, uzun boylu, sakallı bir kişiden bahsedilmektedir. Bu yazıtlarda, kısa bir süreyi içine alan bir dönemde, tek İlah inancının yayıldığı ve sanat ve bilimde ani bir gelişme kaydedildiği bildirilmektedir.
Antik Mısır toplumuna da Hz. Yakup, Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. Harun gibi birçok peygamber gönderilmiştir. Mısır medeniyetinin sanatta ve bilimde belli dönemlerde yaşadığı hızlı gelişmelerde bu elçilerin ve onlara inanan insanların büyük etkisi olmuş olabilir.
Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini takip eden Müslüman bilim adamları da, astronomi, matematik, geometri, tıp gibi bi lim dallarında çok önemli keşifler gerçekleştirmişlerdir. Bu bilgiler vesilesiyle, bilimde ve toplumsal yaşamda büyük değişimler ve çok önemli ilerlemeler olmuştur. Bu Müslüman bilim adamları ve çalışmalarından bazıları şöyledir:
Abdüllatif el-Bağdadi, anatomi konusundaki çalışmaları ile tanınmaktadır. Alt çene ve göğüs kemiği gibi vücuttaki birçok kemiğin anatomisi hakkında geçmişte yapılmış hataları düzeltmiştir. Bağdadi'nin El-İfade ve'l-İtibar adlı eseri 1788 yılında düzenlenerek, Latince, Almanca ve Fransızca'ya çevrilmiştir. Makalatün fi'l-Havas isimli eseri ise beş duyu organını incelemektedir.
İbn-i Sina, birçok hastalığın nasıl tedavi edilebileceğini açıklamıştır. En ünlü eseri olan El-Kanun fi't-Tıb Arapça yazılmış ve 12. yüzyılda Latince'ye çevrilerek Avrupa üniversitelerinde 17. yüzyıla kadar temel ders kitabı olarak kabul edilmiş ve okutulmuştur. El-Kanun'da söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.
Zekeriya Kazvini, Aristo'dan beri süregelen beyin ve kalple ilgili birçok yanlış düşünceyi çürütmüştür. Kalp ve beyinle ilgili bilgileri bugünkü bilgilerimize son derece yakındır.
Zekeriya Kazvini, Hamdullah Müstevfi el-Kazvini (1281-1350) ve İbnü'n-Nefis'in anatomi üzerine olan çalışmaları modern tıp biliminin temelini oluşturmuştur.
Ali bin İsa'nın üç ciltlik göz hastalıkları üzerine yazdığı Tezkiretü'l-Kehhalin fi'l-Ayn ve Emraziha isimli eserinin birinci cildi tamamen göz anatomisine ayrılmış olup çok değerli bilgiler mevcuttur. Bu eser daha sonraları Latince'ye ve Almanca'ya çevrilmiştir.
Beyruni, Galilei'den 600 yıl önce dünyanın döndüğünü kanıtlamış, Newton'dan 700 sene önce dünyanın çapını hesaplamıştır.
Ali Kuşçu, Ay'ın ilk haritasını çıkarmıştır ve bugün Ay'da bir bölgeye onun ismi verilmiştir.
Sabit Bin Kurra, Newton'dan asırlar önce diferansiyel hesabını keşfetmiştir.
Battani, trigonometrinin ilk kaşifidir.
Ebu'l Vefa, ise trigonometriye "sekant-kosekant" terimlerini kazandırmıştır.
Harizmi, ilk cebir kitabını yazmıştır.
Mağribi, bugün Paskal üçgeni olarak bilinen denklemi Pascal'dan 600 yıl önce bulmuştur.
İbn-i Heysem, optik biliminin kurucusudur. Roger Bacon ve Kepler onun eserlerinden faydalanmışlar, Galilei de onun eserlerinden faydalanarak teleskobu bulmuştur.
Kindi, ise Einstein'dan 1100 yıl önce izafi fizik ve izafiyet teorisini ortaya atmıştır.
Pasteur'den yaklaşık 400 sene önce yaşayan Akşemseddin ilk olarak mikropların varlığını keşfetmiştir.
Ali Bin Abbas, ilk kanser ameliyatını gerçekleştirmiştir.
İbn-i Cessar, cüzzamın sebep ve tedavi şekillerini açıklamıştır.
Burada sadece birkaçına yer verilen Müslüman bilim adamları, Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in yolunu izleyerek, modern bilimin temelini oluşturacak önemli keşiflerde bulunmuşlardır.
Görüldüğü gibi, tarihte birçok kavim gönderilen elçiler vasıtasıyla sanatta, tıpta, teknolojide ve bilimde gelişmeler sağlamışlardır. Peygamberlere itaat edip uyarak, bu mübarek insanların teşvikleri ve tavsiyeleriyle onlardan öğrendikleri bilgileri geliştirmişler ve bunları sonraki nesillere de aktarmışlardır. Ayrıca tarih boyunca zaman zaman hak dinden uzaklaşıp batıl inanışlar geliştiren toplumlar, bu mübarek elçilerin tebliğleriyle yeniden tek İlah inancına dönmüşlerdir.
Geçmiş devirlere ait bulgulara bu şekilde ön yargısız bakıldığında, "insanlık tarihi"nin doğru ve net olarak anlaşılması mümkün olur.
Ayrıca daha önce de belirttiğimiz gibi, günümüzle benzer bir şekilde tarihin hemen her döneminde ileri ve geri medeniyetler birarada aynı dönem içerisinde var olmuşlardır. Nasıl ki günümüzde bir yanda uzay teknolojisi yaşanırken, diğer yanda dünyanın çeşitli bölgelerinde insanlar ilkel koşullarda yaşamlarını devam ettiriyorlarsa, geçmişte de bir yanda görkemli Mısır medeniyeti varken, diğer yanda oldukça geri medeniyete sahip toplumlar var olmuştur. Son derece gelişmiş şehirler inşa eden, ileri bir teknolojiye sahip oldukları bıraktıkları izlerden açıkça anlaşılan Mayalar, Venüs'ün yörüngesini hesaplayıp, Jüpiter'in uydularını keşfederken, aynı dönemde Avrupa'nın pek çok bölgesinde insanlar dünyanın Güneş Sistemi'nin merkezinde olduğuna inanıyordu. Mısırlılar başarılı beyin ameliyatları yaparlarken, diğer bazı bölgelerde insanlar hastalıkların sözde kötü ruhların etkisiyle oluştuğunu sanıyorlardı. Sümerler hukuk sistemleri, edebiyatları, sanat anlayışları, astronomi bilgileriyle Mezopotamya'da köklü bir medeniyet inşa ediyorlarken, dünyanın bir başka köşesinde henüz yazıyı kullanmayan topluluklar vardı. Dolayısıyla, nasıl ki günümüzde sadece ileri medeniyetler yaşamıyorsa, geçmiş de sadece geri medeniyetlerin var olduğu bir dönem değildi.
Kitabın buraya kadar olan bölümlerinde tarihin farklı dönemlerine ait delilleri ve bundan yüz binlerce ya da on binlerce yıl önce yaşamış insanların kültürlerinin örneklerini inceledik. Daha yakın tarihe baktığımızda ise yine "insanın her zaman insan olduğu" gerçeğinin delillerinden biri ile karşılaşırız. Karşımızda sözde "maymunsu"luktan yeni kurtulmuş "ilkel" insanlar değil, binlerce yıldır süregelen bir medeniyetin torunları oldukları anlaşılan uygar insanlar vardır.
20. yüzyılda gelişen teknolojiyle arkeolojik çalışmalar büyük bir hız kazanmış ve bu hızla birlikte insanlık tarihinin gerçek yüzüne ait önemli deliller toprak altından birer birer toplanmaya başlanmıştır. Böylece binlerce yıl önce, Mısır'da, Orta Amerika'da, Mezopotamya'da ve diğer bölgelerde yaşanan hayatın, pek çok yönden günümüzle paralellik gösterdiği ortaya çıkmıştır.

12 Ağustos 2007 Pazar

11 Rakamının Esrarı

-New York City 11 harften olusur
-Afganistan 11 harften olusur
-Ramsin Yuseb (1993 te ikiz kuleleri tehdit eden teroristin adi) 11 harften olusur
-George W. Bush 11 harften olusur
Bunlar tesaduf olabilir evet, peki ya asagidakiler?

-New york, Amerika'nin 11. eyaleti
-ikiz kulelere carpan ilk ucagin ucus numarasi 11 di
-11 numarali ucus 92 yolcu tasiyordu 9+2=11
-Ucus numarasi 77 olan ve kuleye carpan ikinci ucakta 65 yolcu bulunuyordu 6+5=11
-Olay 11 eylulde yani 9/11 de meydana geldi Amerikada TarihLer Ay önce oLacak ŞekiLde YazıLır..!!! 9+1+1= 11
-911 ayni zamanda Acil Servis numarasidir 9+1+1=11
-9 Eylul yilin 254. gunudur 2+5+4=11
-9 Eylul'den sonra yilin sonuna 111 gun kalir
-Madrid'teki 3/11/2004 te meydana gelen terrorist saldirisi ikiz kulelere olan saldirilardan 911 gun sonra meydana geldi

peki devami sizce tesadufmu?

-Bildiginiz gibi Amerikanin sembolu kartaldir;
.Kuranda (9:11) numarali ayet derki; Arapogullari'ndan biri zalim Kartali uyandiricak.Zalim kartal ofkesini Allah'in topraklarindan(arap topraklari) alicak.Insanlar caresizlik icinde olaylari izlerken bircok insan Kartal'in yaptiklarini sevincle karsilicak.ve en sonunda baris gelcek.(ayet numarasina bakin)

Simdi sira asil ilginc olanda

1. Bilgisayarinizda en basitinden yeni bos bir windows .txt (text) dosyasi acin.
2. Icine buyuk harflerle Q33 NY yazin. (bu kulelere carpan ilk ucagin havaalanindaki kapi cikis numarasi)
3. Q33 NY un uzerini kopyaliyormus gibi aydinlatin (highlight)
4. .txt (font size) sayfa ayarlarindan yazinin boyutlarini buyutun ve 48 e ayarlayin
5. ve son olarak yazi cesidini wingdings olarak degistirin...

Nasanın anlayamadığı fotoğraf

Lütfen aşağıdaki bilgileri okuyup sonra resme bakınız.

Ama öncelikle verilen bilgileri okuyun sonra fotoğrafa bakın,sonra tekrar okuyunuz.
Aşağıda görecegınız fotoğraf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nden (NASA) alınmıstır.

Kuran-ı Kerim (Rahman suresi 37. Ayet)
Bismillahirrahmanirrahim;
Gökyüzü yarıldığı zaman açılmış bir gül halini aldığında. Başka hangi şeyle Rabbinizi yalanlamaya kalkışırsınız ? ( Rahman suresi: 37)

Lütfen bu ayetin manasını resme bakarken yeniden okuyunuz.

Açıklama:

Fotograf Amerikan Uzay Araştırma Merkezi'nin (NASA) en son teknolojiyle yaptığı teleskoplarla samanyolu gezegeninden sonra evrende elde ettiği en son görüntüdür.Bu fotografa NASA yetkilileri bir açıklama getirememistir ve bu fotografı islam alimlerine bir açıklama yapmaları için göndermislerdir.İslam alimleri de yukarıdaki ayeti beyan etmislerdir.

Kendiliğinden yanan insanlar

Dünyadaki en büyük esrarlardan bir tanesi de hiçbir sebep yokken yanıp kül olan insanlar. Evet bu size çok tuhaf gelebilir ancak yüzyıllardan beri hiçbir sebep yokken durduğu yerde yanıp ölen insan vakaları oluşmakta ve bunun nedeni de bugüne kadar çözülemeyen bir esrardır. İşin en anlaşılmaz tarafı da insanın yanıp kemiklerinin bile kül haline geldiği bir ortamda etrafta bulunan eşyaların hatta bazı vakalarda yananın üzerindeki elbiselerin bile hiçbir hasar görmediğidir. Tıbben bir insanın yanabilmesi bilhassa kemiklerinin kül haline gelebilmesi için çok yüksek bir ısı (1500 derece santigrad) Birde bu ısının uzun bir zaman devam etmesi gerekir (en az iki saat). Avrupada ve Amerika da son zamanlarda ölen insanlar gömülmeyip (Crématoire) denen yüksek ısılı elektrik fırınlarında yakılıp külleri küçük bir vazoya konup saklanmaktadır. Bu fırınlarda bile ısı 2000 dereceye yaklaşmakta ve tam kül olması üç - dört saat sürmektedir.


1731 senesinde akşam yatağına yattan ve uykuya dalan bir kadın ertesi günü sabah odasına kendisini uyandırmaya gelen hizmetçisi tarafından feci bir şekilde yanarak bir kül yığını haline gelmiş olarak bulunmuştur. Odanın her yeri is ve kurum içindeydi ve küller her tarafa uçuşmaktaydı. Fakat yatağından 1.5 metre ötede yanan kadın kül yığını haline geldiği halde ne yatağı ve çarşafları nede odanın mobilyaları hasar görmemişti. Yetkililer çok ayrıntılı bir araştırma yapmışlar fakat yanmanın sebebini bulamamışlardır. Zira odada yangın çıkması için sebep yoktu ne ateş vardı nede ateş çıkaracak bir şey. Odada ki eşyalar hatta yatak çarşafları bile hiç yanıksız duruyorlardı.

Bu sonradan kayıt altına alınmış " kendinden yanma" olayları arasında ilk örneklerden biri kabul edildi.

18 yüzyılda çok sayıda kendinden yanma vakası tespit edildi fakat ilim adamları ve doktorlar bir türlü sebepsiz bu yanmalara bir ad koyamıyorlardı.

Dr. Merille, Fransada Caen şehrinde görev yapıyordu bir gün bir ölüm nedeniyle ilgili olarak çağrıldı yaptığı incelemede: ölünün vücudu yerde uzanıyordu. Geriye kül yığınından başka bir şey kalmamıştı kemikler sıcaktan eriyerek eğilip bükülmüştü. Dr Raporunda kemikleri erimiş olmasını belirtmesi çok ilginçtir zira kemiklerin erimesi için en az 1500 derece ısı gerekir, oysa rapora göre " Evdeki eşyalardan hiç biri yanmadan zarar görmemişti kadının geceliği oturduğu sandalyenin 30 cm ilerisinde el değmemişçesine duruyordu. Üzerindeki elbiselerin dışında odada yanan başka hiçbir şey yoktu." Kimileri bu yanmaları Tanrının gazabı olarak görmektedir, bu korku eski çağlardan beri vardır. " Onları Tanrının gazabı yok ediyor. Tanrının yakıcı nefesi kül haline getiriyor. " Bu doğrumuydu ?

Yukarıdaki olayların benzerine daha yüzlerce misal verebiliriz. Biz burada bu hususta yapılmış araştırma ve incelemeleri ele alıp neticeleri üzerinde tartışacağız.

Bu yanma olayları ile ilgilenen araştırmacılar olayların gittikçe artığını söylüyorlar . Bazı gazeteciler bu hadiselerle ilgili bilgi topluyorlar . Tıp dergilerinde yazılar yazılıyor fakat doğru dürüst hiçbir netice alınamıyor.

Kendiliğinden yanma olayları üç safhada oluyor:

1- Çok kısa bir zaman içinde gerçekleşiyor, yananın ne yardım isteyecek nede ne olduğunu anlayacak zamanı oluyor.
2- Olaylar çok büyük nispete ölümle neticeleniyor ve bu sebepten kurbanların ne olduğunu anlatma imkanı olmuyor.
3- Üçüncü çok ilginç durum : Böyle bir yanma olayı ya yanan yapayalnızken oluyor veya birkaç kişi iseler o zaman hepsi birden yanıp ölüyorlar. Yani hadiseye canlı şahit bulunmuyor.
1885 gecesinde Amerika da bir karı koca ve yanların da çalışan işçileri yılbaşını kutlamak için mutfakta oturup içki içiyorlar, daha sonra işçi üst kattaki odasına yatmağa çıkıyor. Ertesi sabah aşağı inen işçi mutfağa girdiğinde etrafın ince bir yağ tabakası ile kaplı olduğunu ve acı bir koku hissediyor., Evin beyi yerde yatıyordu ve ölmüştü hemen yandaki evde oturan çocuklarına haber vermeğe gitti ve oğlunla geri dönüp araştırınca mutfak masasının yanında döşemede bir yanık delik vardı döşeme yanmıştı ve aşağıya bakınca evin hanımının yerde yanık kemikler yanık kafatası ve küllerini gördüler. Bu kez kurban ikiye çıkmıştı. Yapılan araştırma sonunda hadisenin nasıl oluştuğu hakkında bir karara varamadılar.

Kendiliğinden yanma olayları incelendikçe çok enteresan durumlar ortaya çıkıyordu. Yanma çoğunlukla sınırlı bir alanda meydana geliyor yatağına uzanmış haldeyken yanan Birisinin yatak örtülerine hiçbir şey olmuyor. Bir iskemlede otururken yanmışsa incelemede iskemlede hiçbir yanık izi bulunmuyor,Elbiselerinde hiçbir yanık izi olmayan ama bedeni kömür haline gelenler var.

Araştırmalarda dikkati çeken bir hususu ta olayın kurbanlarının genel de ses seda çıkarmadan ve kurtulmaya çalışmaksızın yanmalarıydı. Yanma olayının bilinmeyen bir psikolojik yanı olabilir.

Düşkünler yurdundaki bir olayda yurtta kalanlar iç içe bölmelerle ayrılmış yerde yattıkları halde sabahleyin yanmış halde bulunan komşularının geceleyin hiçbir hareket veya ses çıkarmadığını hem yurt sakinleri hem de gece nöbet de olan hemşireler söylemişlerdir.

Kendiliğinden yanma ile pek çok olay incelenmek için beklemektedir.Acaba insanın içinde vücudunun ısısını ayarlayabilecek bir mekanizma mı var ve kendiliğinden yananlar bilmeden bu mekanizmayı mı harekete geçiriyorlar. Son zamanlarda olan bir yanma olayı herkesin gözü önünde cereyan etmiştir. İngiltere de nişanlısı ile dans ettikten sonra pisten ayrılan genç kız üzerindeki elbiselerin altından vücudu aniden tutuşmuştur. Yüzlerce kişinin gözü önünde bir alev yığını haline gelmiş alevler güçlükle söndürülmüş fakat geç kalınmış ve bir kül yığını haline gelen genç kız ölmüştür. Dikkat edilecek bir diğer hususta bu kendinden yananlar vakalarında beden içerden dışarıya doğru yani bir iç ısı ve ateşle yanmasıdır. Halbuki normal olarak yanma hadisesi dıştan içe olur.

Bugüne kadar ileri sürülmüş bir çok teori arasında iki tanesi üzerinde Durulmağa değer görülmektedir.

Araştırmacı Livingstone Georkart kendiliğinden yanma olaylarının büyük Kısmının yeryüzündeki manyetiğin değişmeleri en fazla olduğu anlara rastladığını keşif Etmiştir. Atmosferin dışında elektrik yüklü parçacıklardan oluşan iyon tabakası bulunur.

İyon tabakasının dışında da yine bir elektrik alanı olan magnetosfer vardır bu iki alan Arasındaki etkileşim dünyaya tesir eden bir elektromanyetik güç etkisi sağlar. Uzayda meydana gelen bu değişimler dünyanın belli yerlerindeki enerji yüklü yoğun elektrik Alanları oluşturur ve yıldırım nasıl bazı insanların üzerine düştüğü gibi bu yoğun elektrik alanları da bazı insanların etkisi altına alıp yakabilir denmektedir.

Diğer teori ise bugün evlerde kullanılan " microwave" mikro dalga fırınları çalıştıran prensiptir. Bilindiği gibi Mikro dalga içine konulan besin maddesi İçindeki molekülleri bir birine çarptırılması neticesi ortaya çıkan enerji sayesinden içten pişer ve onu içinde bulunduğu kap ise ısınmaz bile.

Buna göre tabiata bulunan bu mikro dalgaların çok karışık bazı sebeplerden ve bazı insanlardaki özellik veya o andaki durumları yüzünden yaratıkları "entıty" varlık tan dolayı Mikro fırın gibi işleyerek insanın içinde meydana gelen ve bir anda çok yüksek derecelere varan ısı ya erişip o hale geldiklerini fakat aynı anda etraflarındaki diğer eşya ve şeylere zarar vermedikleri düşünülüyor.

Tabi bu teorilerin ikisi de daha araştırma safhasında olup kati bir Netice ortaya çıkmamıştır.

Kendiliğinden yanma olayları Evrenin hala çözülmemiş sırlarından biri . Örnek olayların açıklamaların teorilerin en önemlilerini bir araya getirip size sunduk. Karar size ait. Acaba neden durup dururken yanıyorlar? Bizimde başımıza gelebilir mi ?

Evrenin % 90'ı nerede?

Görünmeyen bir evrende yaşadığımızı biliyor muydunuz?

Göremediğimiz evrende Kara Madde var, astronomlar Kara Madde´nin ne olduğunun anlaşılmasıyla, evrenin kaderinin ne olduğunu anlayacaklarını düşünüyorlar,

Vera Rubin
Washington Carnagie Enstitüsü
Dünyasal Manyetizm Bölümü
Scientific American
"Magnificient Cosmos"
Bir an için hayal edin, gecenin birinde rüyanızın ortasında aniden uyanıyorsunuz. Gözleriniz açık, karanlığa göz kırpıyorsunuz. Sanki bilinmeyen, kapkaranlık ve sonsuz bir mağaranın içindesiniz. Bu kötü bir duygu, ben neredeyim. Bu boşluk nedir? Boşluğun boyutları nedir. El yordamıyla karanlıkta aranırken eliniz bir kibrit kutusuna raslıyor. Bir kibrit çakıyorsunuz, hemen parlıyor ve sönüyor. Sonra bir tane daha, ardından tekrar bir tane daha. Parlıyorlar ve çabucak sönüyorlar. Ama o kısacık parlama anlarında çevrenize bir an için göz atabiliyorsunuz. Sonraki kibritin parlamasında, uzaktaki duvarları görebiliyorsunuz. Bir diğer aydınlanma, bilinmeyen büyük bir cismin gölgesini gösteriyor. Henuz hareket edebilecek durumda değilsiniz ama göreceli olarak odanın hareket ettiğini düşünüyorsunuz. Her kibrit ışığında birşey daha öğreniyor, çevreyi algılıyorsunuz. Dünyamızın durumu da buna benzer bir duyguyu uyandırır. Bugün, asırlardır yaptığımız gibi gezegenimiz olan platformda durarak dik dik yukarı bakıyor ve mağaramsı kozmosun neresinde olduğumuzu merak ediyoruz. Zaman zaman parlayan ışıklar bize uzayda dev cisimlerin bulunduğunu ima ediyor. Bazen onların hareketlerini ayırt edebiliyor ve görünen gölgeler bize oralarda daha birçok cismin bulunduğunu ama onları göremediğimizi belirliyorlar.

Işığı görmek için Kara Madde´nin gereği
Evrenin en uzak yerlerinden gelen her foton bizi yeni bir bilgi elde etme çabasına götürür. Astronomik anlamda ışık evrenden gelerek, dünyaya ulaşır. ‹şimiz yer ve uydu teleskoplarıyla sadece daha fazla ışığı görmek değildir; evreni daha iyi anlamak, orada olup da göremediklerimizi doğru olarak tahmin etmektir. Elli yıllık bir geçmişe sahip olan galaktik hareketlerin gözlemi ve evrenin genişlemesi araştırmaları sonucunda bazı astronomlar evrenin % 90´ının objeler ve görünmeyen partiküllerle (atom altı parçacıklar) dolu olduğuna inanıyorlar. Öte yandan evrensel maddenin çoğunluğunun parlamadığı yani ışık yansıtmadığı da görülüyor. 60 yıl önce astronom Fritz Zwicky, bu kayıp maddenin galaksilerin arasındaki toz bulutlarının arasında olduğuna inanıyordu. Bugün ise bizler kayıp madde tanımı yerine "Kara Madde" diyerek hem ışığı vurguluyor, hem de nerede bulunduğunu bilmediğimizi anlıyoruz.

Yaşamsal bir yolun başındayız
Astronomlar ve fizikçiler Kara Madde hakkında çeşitli varsayımlarda bulunuyorlar. Bir taraftan Kara Madde´nin sıradan bir materyal olduğu düşünülüyor; uzak soluk yıldızlar, büyük ve küçük kara delikler, soğuk gazlar veya evrendeki dağınık tozlar gibi. Hepsi küçük radyasyonlar yayıyorlar veya araştırma araçlarına yönelik yansımalar oluşturuyorlar. Bu kategoriye giren karanlık objelere MACHO´lar (Massive Compact Halo Objects-Kütlesel kesif haleli objeler) deniyor. Bunlar kendi ışık alanları içinde çevrelerindeki galaksilerin ve galaktik bulutsuları içinde saklanıyorlar ve görünmüyorlar. Bir başka yaklaşımla, Kara Madde´nin ekzotik, alışılmadık partiküller içerdiğini ve bu nedenle gözlenemediğini düşünüyoruz. Fiziksel kuramlar bu partiküllerin varlığı hakkında kuşkulular, araştırmalar sürüyor ama henüz onaylanmış değiller. Üçüncü bir olasılık ise, çekim yasaları hakkındaki anlayışımızı düzeltmemizin şart olduğu ama buna karşı çıkan fizikçiler de yok değil. Çekim, bildiğimiz çekimdir diyorlar... Acaba öyle mi? Aynı doğrultuda Kara Madde´nin özelliklerini kozmolojinin diğer bilinmeyen, çözülemeyen karmaşık konularını hatırlayarak araştırmamız gerekiyor yani bu konudaki cehaletimizi akıldan çıkarmamalıyız. Evrenin kütlesinin ne kadar olduğu, galaksilerin nasıl oluştuğu ya da evrenin ebediyen genişleyeceği konularında olduğu gibi. Daha önemlisi Kara Madde´yi anlayabilmemiz, büyüklüğü, şekli ve evrenin nihai kaderini idrak edebilmemizin kapasitesiyle de sınırlıdır dememiz gerekiyor, bu yöndeki astronomik araştırmaların gelecek çeyrek yüzyıl içindeki sonuçlarının bize daha verimli sonuçlar getirebileceğini düşünüyor ve umuyoruz.

Evrenin ışıkları neyin içinde duruyor?
Birşeyi görememeyi anlamak zordur ama imkansız değildir. Astronomlar son dönemlerde Kara Madde üzerinde çalışırlarken, parlak madde üzerindeki etkilerini gözlemleyebildiler. Örneğin, yakındaki titreşen bir yıldızı gözlerken, belli hesapları yapıp, yörüngesinde bir Kara Gezegen´in bulunduğunu söyleyebiliyoruz. Görünürdeki benzer prensipler özellikle spiral galaksilerde de görülüyor. Yani yıldızların nedeni bilinmeyen garip ve anlamsız hareketleri bizlere oralarda normaldışı birşeylerin bulunduğunu gösteriyor. Yıldızların ve gaz bulutsularının yörüngesini gözlemlediğimiz zaman, spiral galaksilerin merkezindeki dairesel harekette olduğu gibi ileriye doğru çok hızlı bir hareketin olduğunu görürüz. Hızın ayrıntılarını ölçümlediğimizde görünmeyen maddenin büyük miktarlarda olduğu sonucuna varırız ve kullanılan Kara Madde´den oluşan yerçekimi gücünün yıldızları ve gaz bulutlarını yüksek hızdaki yörüngelerde tuttuğunu görürüz. Sonuçta Kara Madde galaksinin dışına ve çevresine yayılarak görünen galaksinin sınırına ve ötesine ulaşır, sonra aşağıya ve yukarıya bükülerek bildiğimiz, tanıdığımız spiral şeklindeki parlak galaktik diski oluşturur. Bizler o zaman, tipik şekliyle küresel bir ışığa gömülü parlayan bir disk görürüz ve bu parlak disk gözlemlenmemeye çalışan ve çok geniş bir alana yayılı görünmeyen maddenin içindedir.

Işığın olduğu her yeri görebiliriz; yeter ki...
Kara Madde´nin galaktik bulutsularda yayılım değerini keşfe çalışırken, x ışını astronomları galaktik bulutsularda yüzen çok geniş bir dağılıma sahip bulutsular buldular. Bu bulutsuların yaklaşık 100 milyon derecelik bir ısıya sahip zengin gaz-enerji ile dolu olduğu belirlendi ama henüz söz konusu enerjiyi ölçmek çok zor. Görünmeyen maddeyi gözlemleyebilmenin çeşitli metodları var. Bir tanesi galaktik bulutsuların çevresindeki spot halkaları yakalamak. Bunlara "Einstein Halkaları" deniyor. Halkalar çekim odaklarından aldıkları etkiyle oluşuyorlar, çok büyük bir kütleden yayılan çekim ışığı bükerek halka haline getiriyor. Bir bulutsu, bir diğerinin önüne geçip görüşümüzü etkilediğinde bulutsunun çekim alanı, daha uzaktakinin ışığını etkileyerek, halkalar, yaylar oluşturuyor. Geometrik oluşumlar ortaya çıkıyor ve bizler de evrendeki matematiği gözlemliyoruz. ‹lginç olan yakın bulutsuların hareketlerini teleskoplarla gözlemleyebiliyor, ışığın bükülmesini dedektörlerle farkedebiliyoruz. Işık evrende her yere gider. Birgün teleskoplarımızı çok geliştirdiğimizde, evrendeki en uzak cisimleri görebileceğiz.

Evrenin ilk anları nasıldı?
Kara Madde´nin evreni büyük oranda doldurduğunu biliyoruz. Belirlediğimiz parlayan materyalin her gramı için orada onlarca gram Kara Madde olabilir. Geçerli astronomik görüş, göre, Kara Madde´nin ne olduğunu, neyi içerdiğini kesinlikle bilmiyor. Gerçekten de, astronomik keşiflerin henüz ilk dönemindeyiz. Görünmeyen kütleleri algılıyoruz, bazıları göreceli, bazıları sıradan, bazıları ise ekzotik. Yapmamız gereken çok iş var daha. Nükleosentez adlı bilim dalı elementlerin Big-Bang´den sonraki kökenlerini araştırıyor. Oluşturulan modellerle evrenin ilk dönemleri gözleniyor. Kozmik mikro dalgaların ısısını ölçmek için fotonların sayısını öğreniyoruz. Tam o noktada normal partiküller olan baryonların sayısının ölçümü gözlemlediğimiz yıldızların ve galaksilerin ışık zenginliğini bize gösteriyor. Kısacası Nükleosentez yoluyla, evrenin ilk anlarında oluşan elementleri tanıyor ve öğreniyoruz. Bu da bizi açık ve kapalı evren tanımlarına götürebilir ve böylece de evrenin bilinmeyen yapısı hakkında birkaç şey daha öğrenebiliriz.

İnsan tanrı rolü oynuyor
Galaksilerin evrimiyle ilgili ayrıntılar ve bulutsuların özellikleri Kara Madde´de saklı. Bu özellikleri bilmeden galaksilerin bugün gözlemleyebildiğimiz yapılarını ve evrimlerini anlamak zor. Evrenin ilk dönemlerine çaresizce kuşkuyla baktığımız gibi, ancak iyimser olabilir ve umutla daha çok bilgi elde etmeye çalışabiliriz. Gözlerimizle göremediğimizi, özel aygıtlarla görüyor, düşüncelerimizde tartıyor, bilgisayar grafikleriyle deniyoruz. Bilgisayarlar Kara Madde araştırmalarında anahtar rol oynayabilirler. Tarih boyunca astronomi gözlemlere odaklanmıştı ama bugün deneysel bilime öncelik veriyor, bilgiyi evrimleştiriyoruz. Günümüzün astronomik deneycileri, laboratuar tezgahlarında ya da teleskopların başında oturmuyorlar, bilgisayar terminallerinin başındalar. Kozmik simulasyonlar yaparak yüzlerce evren yaratıyorlar, deniyorlar, siliyorlar, yine yapıyorlar. Yarattıkları evrenlerde sayısız faktörü deniyor, akıllarına gelen, zekalarının ürettiği tüm bilgiyi evrensel bir sınavda kullanıyorlar. Bir kozmolog Kara Madde değerinin çok yüksek olduğu bir model-evren yaratıyor ve ortaya daha realist ve çok daha kalabalık bir evren çıkıyor.

Kara Madde´nin olduğu yerde ışık var
Bilgasayar modelleri galaktik davranışları öngörebilirler. Örneğin, iki galaksi birbirlerine yaklaştıklarında oluşan korkunç birleşmeyi gecenin bir anında görüp geçebiliriz. Bazen de ekranda bükülmüş kuyrukları olan uzun bir gelgiti izleyebiliriz. Bu araştırma noktalarında, her galaktik ışık küresinin bulunduğu yerde Kara Madde´nin ışıklı maddeden üç ile on kez daha fazla olduğunu öğreniyoruz. Işık halkaları daha uzuyor. Bu gerçek, modeller aracılığı ile astronomlar tarafından gözleniyor, yorumlanıyor ve görülemeyen Kara Madde hakkında bilgi edinilmeye çalışılıyor. Kozmoloji tarihinde ilk kez, bilgisayar modelleri güncel gözlemlere rehberlik yapıyorlar.

Geleceğin güçlü beyni
Yeni araçlar ve onlardan aşağı kalmayan yeni düşünce biçimleri bize evrensel yapının sırrına doğru götürebilirler. 400 yıl öncesinde Galileo, küçük mercekleri dar bir karton borunun içine yerleştirdiğinde, borunun ucunda çok güçlü bir beyin vardı. Gökteki soluk ışıklı zayıf çizgileri görerek, onlara "Samanyolu" adını verdi. Gerçekte orada milyarlarca yıldız ve yıldızlararası bulutsular vardı. Sonra birdenbire bir insan galaksinin ne olduğunu anlayıverdi, Belki de gelecek olan yüzyılda şu anda hönüz doğmamış olan bir başka güçlü beyin, bilmediğimiz yeni bir aygıtla bakacak ve sorunun cevabını verecek. Kara Madde nedir?

Kehanet ve 32 yöntem

Kehanette bulunma, fal bakma gibi uğraşlar insanların her zaman merakını uyandırmış ve kendine cezbetmiştir. Üzerinde yaşadığımız, Dünya adı verilen bu gezegenin yasaları icabı sadece önümüzdekini görebilmekte, ama onun gerisinde ve ilerisinde olanları fark etmekte acz içinde kalmaktayız. Yani dünya şartları gereği, zaman ve mekân içinde genişleme yeteneğimizi yitirmiş olduğumuzdan ötürü sınırlı bir algılama imkânına sahibiz. Gerçi hassas, medyomsal yetenekleri gelişmiş psişik insanlar her zaman yaşamışlar ve halen de yaşamaktadırlar, ama bütün insanlığa oranla, sayıları yok denecek kadar azdır.

İşte, bu zaman ve mekânın ötesine taşma, geçmişte olduğu kadar gelecekte olacakları da öğrenme arzusu, insanda daima yaşamıştır. Tabiî bu, daha ziyade gelecekte olacakları öğrenmek yönündedir. Çünkü bunun altında ne de olsa bir bencillik yatmaktadır, "Acaba iyi olacak mıyım?" endişesi bulunmaktadır. Günümüzde de pek çok insan, dünyevî hayatının tıkırında gidip gitmeyeceğim anlayabilmek, kendisini rahatlatacak birkaç söz duyabilmek amacıyla falcılara gidip durmaktadır. Ama bu, hep olagelmiş bir durumdur.

Kökeni çok eski cağlara dek uzanır ve pek tabiî ki hangi seviyede olduğunu da, bunu uygulayanların amaçları belirler. Sadece bedenin ihtiyaçlarına (her türlü arzu ve tutkular) yönelik bir kehanet yöntemiyle, yalnızca diğerkâmca duygu ve düşüncelerle ve en ufak bir benlik kaygısı taşımaksızın uygulanan bir yöntem arasındaki derin uçurumu görmemek imkânsızdır. Ama herhalde, daha ziyade ve hatta hemen hemen daima birincisi uygulanagelmiştir.

Eski çağlarda bakılan fallarda, zaman zaman, tüm bir ulusun geleceğini öğrenme endişesi de bulunurdu. O zamanlarda kâhinlerin, falcıların sayısı hayli boldu. Yüksek sınıfa mensup olanlar ve ülkeyi yönetenlerin de özel falcıları, kâhinleri bulunurdu. Görücülerin ve kâhinlerin yanı sıra aşağı seviyeden kâhinler de vardı ve bunlar, halkın önem verdiği her türden işareti yorumlamak gibi bir mesleğe sahiptiler âdeta. Bunların pek çeşitli, garip yöntemleri vardı ve bu tip aşağı seviyeden kehanet yöntemlerinde göksel bir ilhamın payı yoktu.

Eski Yunan'ın piti'lerinde olduğu gibi, bir medyomluk söz konusu değildi. Biraz sezgi, biraz da belirtilerin geleneksel anlamlarının bilinişi, kehanette bulunmak için yeterli oluyordu. Tabiî bu işin de uzmanları vardı. Şimdi, bu eski devirlerden beri uygulanmış yöntemlerin neler olduğunu göreceğiz. İsimlerinin tam Türkçe karşılıkları olmadığı için, bunları Fransızca isimleri (Lâtin kökenli) ile vereceğiz.

Kehanet Yöntemleri

1-) Aruspisler (Aruspice ya da Haruspice), Etrüsk kökenli Romalı kâhinlerdi. Bunlar, kurban edilen hayvanların (genellikle boynuzlu) bağırsaklarını inceleyerek kehanette bulunurlardı. Bu işi daha sonra yıldırımı yorumlayarak devam ettirmişlerdir.

Aruspisler hayvanın kurban öncesi hâlini, can çekişmesini, daha sonra iç organlarını (bağırsakları, kalp ve karaciğeri) incelerler, sonra yakılışı esnasında çıkan alevlere bakarlar, ayrıca kurban töreni esnasında kullanılan suyu, tütsüyü, şarabı ve unu da tetkik eder ve kehanette bulunurlardı. Vardıkları hükümler, özellikle görünmez olaylar, kamuoyu ve Roma'nın kaderi hakkında olmaktaydı. Aralarına şarlatanların karışmasını engellemek için, imparator bunları yaklaşık altmış kişilik hür bir akademi hâlinde toparlamıştı.

2-) Yanmakta olan ateşe bakarak kehanette bulunmaya Piromansi (Mansi=Manteia (Yun.), kehanet tekniği anlamındadır), bundan çıkan dumanlara göre kehanette bulunmaya da Kapnomansi denir. Bunlar da o dönemin en yaygın teknikleriydi. Şayet ateş zor yakılırsa, alev göğe doğru dikey olarak yükselmezse ve çok parçalı olursa, çıtırtılar şiddetli olursa, ayrıca yağmur, rüzgâr ya da başka herhangi bir etkenden dolayı sönerse, tüm bunlar felâket haberi olarak yorumlanırdı. Tersine, şayet alevler yakılan kurbanın cesedine iyice nüfuz ediyorsa, alev düz ve temiz şekilde yükseliyorsa, duman çıkarmıyorsa, bu, kurbanın tanrılarca kabul edildiği anlamında yorumlanırdı.

Dumanın yoğunluğu, rengi, kalınlığı ve yönü de önemli işaretlerden sayılırdı. Tütsüden çıkan dumandan anlam çıkarmaya Lebanomansi denirdi.

3-) Yere dökülen unun aldığı şekillere bakarak da kehanette bulunurlardı. Buna da Kritomansi denir.

4-) Roma'da bazı kutsal sayılan kuşların uçuşunu, ötüşünü ve yem yiyişini yorumlayan kişilere Öğür (Augure) denir. Bunlar ikinci sınıfa ait işaretlerden sayılırdı ve Yunan'da İonistik, Lâtinlerde ise Ospis (Auspice) adını alırdı. Atinalılarda puhu kuşu, şehri himaye ettiğine inanılan Minerva'ya adanmıştı ve bu kuşun anîden görünmesi çok mutlu bir haber olarak yorumlanırdı.

Eski Roma'da Ögürler, önemli kişiler olarak kabul edilirlerdi. Çiçero'nun da bir Öğür olduğu söylenir. Ogürler'in sanatı başlıca üç kaynağa bağlıydı: İnisiye oldukları formül ve gelenekler, Ögür kitapları ve Öğürlerin yorumları.
.
Ospis, kutsal sayılan bazı kuşlar tarafından yapılan bir işaret anlamına geliyordu. Ama daha sonra bu, tüm doğaüstü işaretlere verilen bir isim oldu. Kuşların ötüşü ile uçuşları ya da diğer hareketleri ayrı ayrı ele alınır ve yorumlanırdı. Aruspislerin kehanetlerinde olduğu gibi, bunlarda da herkesin yorumlayabileceği başlıca işaretler vardı. Diğerlerini yorumlayabilmek içinse, bu sanatı iyice tanımak gerekiyordu. Eski Roma'da baykuş ve kırlangıç gibi kuşlar uğursuz sayılırdı. Bunun yanında kartal, balıkçıl kuşu ve kuzgun ise, mutluluk habercisi olarak kabul edilirdi.

Öğür, genellikle gün doğmadan önce dışarı çıkar, başı örtülü olarak gider ve ağaçsız bir yerde dururdu. Burada bazı kutsal sözler söyledikten sonra elindeki değneği yukarı kaldırır ve göğün kısımlarını belirlerdi; ayrıca arazinin, içinde kehanetin gerçekleştirilebileceği sınırları da saptardı.

En ufak bir rüzgâr dahi çıksa Ospisler (işaretler) alınamazdı. Plutark'ın aktardığına göre, Öğürler bu yüzden her tarafı açık bir fener taşırlardı. En hafif bir rüzgâr dahi bunları söndürür, onlar da böylece boş yere uğraşmayı bırakırlardı.

Askerî seferlerde ise böyle hassas çalışmalar yapılamadığından, daha değişik bir Ospis türüne başvurulurdu: Bir kafese konmuş olan kuşların, genellikle de piliçlerin nasıl yem yediklerine bakarak kehanette bulunulurdu.

Bundan başka, bir yolcunun yolu üstünde beliren bazı kuşların, o kişinin sağında ya da solunda oluşlarına göre değişik anlamlan vardı.

5-) Ospislerin yanı sıra, bazı doğa olaylarından da bilgiler alınırdı. Yıldırım düşmesi, şimşekler, Ay ve Güneş tutulmaları, kan yağmurları, yer sarsıntıları, doğal olarak kötülük işareti diye kabul edilirdi. Bu vakalardan biri şayet bir toplantı esnasında meydana gelmişse, o topluluk başka bir tarihte biraraya gelmek üzere derhal dağılırdı.

6-) İnsanlar, özel hayatlarında da pek çok işareti kehanet vesilesi sayarlardı. Örneğin aksırmak, gözlerin seğirmesi, kulak çınlaması vs. gibi şeyleri, herkes kendi şahsî fikirleri ışığında yorumlardı.

7-) Bir lâmbanın (Lampadomansi) ya da bir meşalenin alevine (Linkomansi) bakarak da kehanette bulunulurdu. Şayet alev iki kısma ayrılıyorsa işaret olumsuz, tek uçta birleşiyorsa olumlu, üç dille çıkıyorsa çok iyi olarak yorumlanırdı.

8-) Toprak yüzeyindeki çatlaklara, pürtüklü kısımlara bakarak ya da toprağa taşlar atıp bunların aldıkları şekli yorumlayarak yapılan kehanete de Jeomansi denir. Bu, Araplarda çok yaygındı.

9-) Yağmur suyu ya da bir çeşmeden akan su da kehanette bulunmak için bir vesile oluştururdu. Bazen su dolu bir kabın içine, falı bakılan kişinin parmağına bağlı bir ipin ucundaki yüzük sallandırılırdı. Yüzük hareketsiz kalırsa başarısızlık, şayet kabın iç yüzeylerine çarparsa basan olarak yorumlanırdı.

10-) Gastromansi şöyle uygulanırdı: Etrafı meşalelerle çevrili bir kabın içine saf su konurdu. Sorulan sorunun cevabının, suyun içinde meşalelerin meydana getirdiği ışık hareketlerine bakarak alındığı ve bunu da, sadece ergenlik çağındaki bir gencin ya da hamile bir kadının görebileceği söylenirdi.

11-) Aeromansi'de ise, rüzgârın su yüzeyinde oluşturduğu şekillere başvurulurdu. Kâhin yüksek bir yere ya da düz bir ovaya giderdi. Başı örtülü olurdu ve burada hava ilâhlarını davet ederdi. Ardından su ile dolu bakırdan havuzun yanı başına gelir ve buna, başvuran kişinin sorusunu aktarır ve su yüzeyinde oluşan izlere bakarak kehaneti gerçekleştirirdi. Su yüzeyi dümdüz kalırsa bu, beklenen şeyin gerçekleşmeyeceği anlamındaydı. Şayet su hafif bir rüzgâr etkisiyle titreşirse bu, özellikle denizciler için mutlu bir haberdi.

12-) Alektriomansi ya da horoz vasıtasıyla kehanet ise şöyle gerçekleşirdi: Bir çember ya da bir kare üzerine alfabenin harfleri çizilirdi ve her biri üzerine bir buğday tanesi konurdu. Horozu bu figürün ortasına koyup taneleri nasıl yediğine bakarlardı. Buğday tanelerinin altındaki harfleri sırasıyla not ederler ve ortaya çıkan kelimelere göre tahminde bulunurlardı.

13-) Roma'da fareleri kafeslere kaparlar ve çıkardıkları seslere, yaptıkları hareketlere bakarak kehanette bulunurlardı. Buna Miyomansi denir.

14-) Ofiomansi ya da yılanlar vasıtasıyla kehanet, Eski Mısır'da ve Doğu'da hayli yaygındı. Bu hayvanlardan elde edilen alâmetler öyle saygı görürdü ki, sırf bu iş için yılan bile yetiştirirlerdi. Bu işe çok inanan bazı toplumlarda, yeni doğan bir çocuğun meşru olup olmadığını anlamak için, onu Ofiomansi yapanlara götürürlerdi. Şayet yılanlar çocuğa dokunmazsa, anasının masum, çocuğun da meşru olduğu hükmüne varılmaktaydı.

15-) Botanomansi uygulamasında ise, danışan kişi adını ve sorularını bitkinin yapraklarına yazar ve bunlar rüzgâra bırakılırdı. Bir süre sonra rüzgârın çok dağıtmadığı yapraklar toplanır ve biraraya getirilerek, üstlerinde yazılı harflerle cümleler oluşturulur ve cevap alınmaya çalışılırdı. Bu iş için daha çok mine, incir, demirhindi ve funda yapraklarına rağbet edilirdi.

16-) Diğer garip bir fal şekli de Filloromansi'dir. Kişi, kıvrılmış bir gül yaprağı ile alnına vurur ve çıkan sese bakarak sonuç çıkarmaya çalışırdı.

17-) Sykomansi'de ise, rüzgârdan sallanan incir yapraklarının titreşmeleri yorumlanırdı. Bazen de kişi, incirin yaprakları üstüne adını ve sorularını yazardı. Şayet yapraklar yavaş yavaş solarsa bu, mutlu bir haber olarak kabul edilirdi.

18-) Dafnomansi: Şayet bir defne dalı ateşe atıldığında çıtırtılar çıkararak yanarsa bu, olumlu bir haber, tersi durumda ise, kötü haber olarak yorumlanırdı.

19-) Molibdomansi: Düz ve yaş bir masa üstüne eritilmiş kurşun akıtılırdı. Katılaşan kurşun sonsuz sayıda küçük işaretler oluştururdu ve bunlar tefsir edilirdi.

20-) Seromansi de tıpkı Molibdomansi gibi uygulanırdı. Bunun farkı, kurşun yerine balmumu kullanılmasıydı.

21-) Belomansi ya da oklarla kehanet daha çok Araplarda, Doğulularda, Slav ve Cermen uluslarında kullanılırdı ve bunu çeşitli şekillerde uygularlardı.

Eğer bir sefere çıkılacaksa, belli sayıda ok alınır, her birinin üstüne bir şehrin ismi yazılır ve bunlar, gelişigüzel şekilde ok sadağına konurdu. Bir çocuk kura çeker gibi bunları çeker ve böylece saldırılacak yerlerin adı ve taarruz sırası anlaşılmış olurdu.

Bazen üç ok alınır ve bunlardan birincisi üzerine "Tanrı bunu emrediyor." ikincisi üstüne 'Tanrı onu koruyor." yazılırdı. Üçüncüye hiçbir şey yazılmazdı ve tümü sadağın içine konurdu. Sonra bir tanesi çekilirdi; şayet bu birinci ok ise, yapılacak iş zaten emredilmiş kabul edilirdi. İkincisi ise, bu işten vazgeçilirdi. Şayet çekilen ok üçüncüsü ise, bu iş daha uygun bir zamana ertelenirdi.

22-) Balta ile kehanet, daha çok, saklı bir şeyi, bir hazineyi ya da bir hırsızlığın failini bulmak için yapılırdı. Buna Aksinomansi denir. Balta, yuvarlak bir kazığın üstüne, sapı yukarı gelecek biçimde dengeli şekilde konurdu; sonra bazı formüller söylenir ve ardından şüphelenilen kişilerin adı söylenerek kazığın etrafında dönülürdü. Eğer birinin ismi söylendiği esnada balta düşerse, bu, suçlunun saptandığını ifade ederdi. Bu kehanet biçimi, Rusya'da uzun zamanlar hazineleri bulmak için kullanılmıştır.

23-) Daktiliomansi'de ise, üstünde alfabenin 24 harfinin yazılı olduğu bir masanın üzerinde bir ipe asılı vaziyetteki yüzüğü sıçratırlar ve bunun üstüne düştüğü harfleri bir araya getirerek cevabı saptarlardı.

24-) Kosinomansi tekniği de, daha çok Eski Yunanlılar tarafından, hırsız ve katilleri bulmak için kullanılırdı. Bir elek alınır ve bunu, başvuran kişinin başı üzerinde iki parmakla, en ufak bir kafa hareketinin bile sallayabileceği bir şekilde hafifçe tutarlardı ve suçu işlemiş olabilecek tüm şahısların adı söylenirdi. Elek hareket ettiği sırada kimin adı söylenmişse, onun aranılan kişi olduğuna kanaat getirilirdi. Ayrıca, eleği bir ipin ucuna asarlar ya da bir çivi üzerine tuttururlardı; bu âdete İngiltere'de de rastlanırdı. Orada buna "elek çevirme" denmektedir.

25-) Alfitomansi'de ise, bir suçu işlediğinden şüphelenilen kişiye, arpa unundan yapılmış pasta yedirilirdi. Şayet kolayca yutmuşsa masumdu, ama zorlanmışsa suçlu olduğu düşünülürdü.

26-) Tuz ile yapılan kehanetler de pek yaygındı. Romalılarda, şayet sofraya tuzluk koymak unutulmuşsa, bu, ev sahibi ve davetliler için felâket haberi olarak yorumlanırdı.

27-) Tefromansi yönteminde, herhangi bir şeyin üstüne küllerle yazı yazılırdı. Sonra bu, rüzgâra tutulur ve rüzgârın silemediği harflerden kehanette bulunulurdu.

28-) Jiromansi yönteminde, yere, yaklaşık bir buçuk metre çapında bir daire ve bunun çevresine de alfabenin harfleri rastgele şekilde çizilirdi. Ardından, kişi dairenin ortasına geçer ve yorgunluktan düşünceye kadar kendi etrafında dönerdi. Bunun üzerine kâhin yaklaşır ve üstüne düşülmüş olan harfleri inceler, bundan, elde edilmek istenen bilgiyi verirdi.

29-) Kübomansi ve Astragalomansi, çok benzer teknikler idiler. Zarların ya da minik kemiklerin üzerine alfabenin harfleri yazılırdı. Sonra bunlar rastgele atılır ve ortaya çıkan harflerle, sorulan sorunun cevabı alınmaya çalışılırdı.

30-) Onomamansi ya da özel isimlere bakarak kehanet, eskilerce çok kullanılırdı. Her harfe sayısal bir değer verilir ve isimdeki sayının toplamından ya da ismin kökenine bakarak anlam çıkarılırdı. Buna benzer diğer bir teknik de Anagrammatik diye adlandırılandır. Bunda, kişinin adını meydana getiren harflerle yeni kelimeler oluşturulur, bu kelimeler de kehanette bulunma vasıtası olarak kullanılırdı.

31-) Rabdomansi, majik değneklerle kehanette bulunmaktır. Kökeni çok eski zamanlara dek uzanır. Değnek, daha ziyade kabalistik işaretler çizmek için kullanılırdı. Ayrıca, bir kabın içine atılan değneklerin aldığı şekle bakarak kehanette bulunulurdu. Rabdomansi'nin sarkaç tekniğinin (radyestezi) atası olduğu söylenir. Değnek, 15. yüzyıldan itibaren, maden damarlarını ve kaynakları bulmada kullanılır olmuştur. İş, hırsızları ve katilleri bulmaya dek varmıştır.

32-) Nekromansi ise, öteâlemdeki ruhsal varlıklara danışma vasıtasıyla kehanet anlamına gelmektedir. Çok eski çağlara uzanır. Günümüz spiritizm tecrübelerini andırır. Maji unsuru diğer kehanet yöntemlerinden çok daha yoğun olduğu için zor bir yöntemdir. Eski Mısır'da çok uygulanan bir usuldü.

Daha pek çok yöntemi saymak mümkündür. Hatta bunlardan pek çoğu günümüzde de uygulanıyor olabilir, ama asıl olan, bu işin hangi maksatla yapıldığıdır.

Ulu Camide Namaz Kılan Gölge

Hz. İsa'nın Çivileri Çemberlitaş'ta!

Hristiyanlığın Büyük Sırrı: Hz. İsa'nın Çivileri Çemberlitaş'ta!..




Söylentilere göre Hz. İsa'nın çarmıha çakıldığı çiviler, çarmıhın yani kutsal haçın bir parçası ve hatta İsa'nın meşhur "Kutsal Kâse"si İstanbul Çemberlitaş'ın altında olduğuna inanılan bir odada bulunuyor. İşte ayrıntılar:




Katolik dünyası, özellikle de Avrupa, Hazreti İsa ile ilgili hemen her türlü eşyaya, hatta İsa'nın kanı yahut kemiği gibisinden bedenine ait objelere ve İncil'in Vatikan tarafından reddedilen versiyonlarına gayet meraklıdır. İsa ile çok yakın ilişkisi olduğuna inanılan ve Hristiyan inancında büyük önemi olan bir diğer obje de, İsa'nın gerildiği çarmıhın parçaları ve Hazreti İsa'nın elleriyle ayaklarına çakılan çivilerdir. Çarmıh parçalarıyla çivilerin İstanbul'da, Çemberlitaş'ın altında bulunduğu söylenir..


Belgesel kanallarının meraklıları gayet iyi bilirler: Katolik dünyası, özellikle de Avrupa, İncil'in Vatikan tarafından reddedilen versiyonlarına ve Hazreti İsa ile ilgili hemen her türlü eşyaya, hatta İsa'nın kanı yahut kemiği gibisinden bedenine ait olduğu söylenen objelere gayet meraklıdır. Bazı İspanyol ve Fransız kiliselerinde, asırlardan buyana muhafaza edilen ve içerisinde "İsa'nın kanı" olduğu söylenen siyahlaşmış koyu bir mayi ile dolu küçük şişeler vardır. İnanışa göre, Hazreti İsa'yı gerildiği çarmıhtan indiren ilk Hristiyanlardan olan Arimatealı Yusuf, çarmıhtan damlayan kanları İsa'nın 12 havari ile beraber yediği son yemekte kullandığı kaba koymuş, daha sonra şişelere aktarılan ve Hristiyanlar tarafından asırlarca saklanan bu kutsal kan, kiliselerde muhafaza altına alınmıştır. Simsiyah olmuş koyu mayiler, bulundukları kiliselerde senenin belli günlerinde tantanalı ayinlerle Katolikler mü'minlerin ziyaretine açılır. İsa'nın kanı, bugün, bu kana sahip olduklarını söyleyen kiliseler arasında bir cemaat kapma yarışının vasıtasıdır.


HEYKELE GİZLEDİLER
Katolik dünyası, bugünlerde bir başka işle uğraşıyor, yepyeni İnciller keşfediyor. İznik'te dördüncü asırda toplanan Konsil, Hazreti İsa'dan sonra yazılan yüz küsur İncil'in dördünü kilisenin resmi kitabı olarak seçmiş, diğerleri imha edilmişlerdi ama öteki İnciller ile ilgili tartışmalar hep varolmuştu. Konsil'in üzerinden 1400 sene geçtikten sonra, Avusturya'da Barnabas'a ait olduğu söylenen bir İncil ortaya çıktı ve İspanya'da 1970'lerde aynı İncil'in bir başka kopyası bulundu.



Barnabas İncili'ni, 1945'te Mısır'ın Nag Hammadi bölgesinde ortaya çıkan bir başka İncil, Thomas İncil'i; bunu da son senelerde bulunan ve İsa'yı Romalılar'a ihbar ederek idamına sebep olan Yahuda İskaryot'a ait bir diğer İncil takip etti. Bulunan belgeler sadece İncil parçaları değildi. 1946 sonbaharında Ölüdeniz civarındaki Kumran köyünde, Romalılar'dan kalma el değmemiş küplerin içerisinde, Hristiyanlığın ilk yılları hakkında o zamana kadar duyulmamış çok önemli bilgiler veren ama son derece netameli olan tomarlara rastlandı. Tomarlar netameli idi, zira üzerlerinde yazılı olanlar, Katolikler'in resmi inancını zedeler mahiyetteydi ve bu konuda başlayan tartışmalar hala devam ediyor. İsa ile çok yakın ilişkisi olduğuna inanılan ve Hristiyan inancında büyük önemi olan bir diğer obje ise, peygamberin gerildiği çarmıhın parçaları ve çarmıha germe sırasında kullanılan, yani Hazreti İsa'nın ellerine ve ayaklarına çakılan çivilerdir.



Konunun bizim için önemli tarafı ise, çarmıh parçalarıyla çivilerin İstanbul'da bulunduğuna inanılması ama çok az kişi dışındaki İstanbullu'nun bu söylentiden pek haberdar olmamasıdır. İşte, İstanbul, İsa ve çiviler üçgeninin kısa öyküsü: Hazreti İsa'nın ellerine ve ayaklarına çakıldığı söylenen çivilerle gerçek haçın bir parçasının İstanbul'da saklandığı söylenen yer bildiğimiz meşhur Çemberlitaş, daha doğrusu Çemberlitaş'ın hemen altında olduğuna inanılan gizli bir odadır. Çemberlitaş, İstanbul'u 330 yılında kendisine başkent yapan Doğu Roma İmparatoru Konstantin tarafından dikilmiş ve Konstantin, Bizans tarihçilerine göre, taşın üzerine kendisinin bir heykelini oturtmuştu.



Heykelin baş kısmı Roma'nın tanrılarından Apollon'u andırıyordu ve imparatorun gayet dindar olan annesi Helen de, o zamana kadar Kudüs'te muhafaza edilen çivilerle haç parçasını İstanbul'a getirtip oğlunun heykelinin içerisine koydurmuştu. Hatta, bazı tarihçilere göre, Kudüs'ten gelen kutsal eşya sadece haç parçasıyla çivilerden ibaret değildi; İsa'nın son yemeğini yediği meşhur "kutsal kase" ile Hazreti Musa'nın asası da heykelin içerisindeydi.


BURNUMUZUN DİBİNDE
Heykel, 700 sene boyunca o zamanki adı "Forum Constantinus" yani "Konstantin Meydanı" olan alanın ortasındaki taşın tepesinden şehri seyredip durdu ama 11. yüzyılın ilk senelerinde çıkan şiddetli bir fırtınada devrilip parça parça oldu.



Bizanslılar, heykelsiz kalan sütunun tepesine bu defa som altından bir haç yerleştirdiler, sonra taşın altını kazıp buraya bir hücre yaptılar ve heykelin içerisinde bulunan çivilerle haçın parçasını da bu hücreye sakladılar. Emanetler, bugüne kadar Çemberlitaş'ın, yahut tarihteki asıl ismiyle "Konstantin Sütunu"nun altındaki hücrede kaldı. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u almasından sonra sütunun üzerindeki haçı indirtti ama Hristiyanlar'ın kutsal emanetlerinin konuldukları yerde kalmasını istedi ve zeminin kazılıp hücrenin ortaya çıkartılmasına izin vermedi.



İşte, Da Vinci Şifresi'nin çok önemli ayağı: Söylentiler doğruysa Hazreti İsa'nın çarmıha çakıldığı çiviler, çarmıhın yani kutsal haçın parçası ve hatta İsa'nın meşhur kasesi, hala Çemberlitaş'ın altında bulunuyor... Bu yazdıklarımı okuyup da sakın ola ki "Haydi, gidip Çemberlitaş'ın altını iyice kazalım ve işin aslını öğrenelim" demek istediğimi zannetmeyin. Sadece Da Vinci Şifresi'nin gündemden inmediği ve sık aralıklarla yepyeni İnciller'in bulunduğu bugünlerde Hristiyan dünyası için çok önemli olan bazı kutsal eşyanın burnumuzun dibinde bulunma ihtimalini hatırlatmak istedim, o kadar...

İstanbul'daki Tılsımlar

İstanbul'daki Tılsımlar
Eskiden her türlü felaketten ve dertten kurtulması için İstanbul’ un değişik yerlerinde tılsım mahiyetinde taşlar dikilmiştir. İstanbul’da bir çok dikili taş bulunduğu ve bunların zamanla yok olduğu bilinmektedir.
Tılsım dedikleri üzerinde odaklanan veya depolanan tesirleri yaymak suretiyle hedef alınan ne ise onu istenilen yönde etkileyen çeşitli objelerdir. Bu tılsımlı taşlar şöyle sıralanır.

Arkadyüs sütunu ve tılsımı
Avrat Pazarı’nda bin parça beyaz mermerden yapılmış olan minare gibi içi boş merdivenli yüksek bir direk ve bu direğin tepesinde tek parça beyaz mermerden beyaz bir heykel vardı. Heykel yılda bir kez değişik bir
mahiyette bir ses çıkarırdı. Bütün kuşlar çevresine toplanıp, etrafında dönmeğe başlarlardı. Kuşların binlercesi yere düşer, halk da toplayıp yerdi. Abide bu gün Cerrahpaşa’da Avrat Pazarı’ndaki evlerin arasına
sıkışıp kalmıştır.

Bekaretini yitiren kızları biliyordu
Fatih’teki Kıztaşı 1908 yangınından sonra bir meydan ortasında bırakılmıştır. Yüksek bir kaide olan beyaz mermerden yapılma bir taştı. Yüksekliği 10 metreyi bulan bu sütunun üzerindeki heykelin önünden geçen genç
kızlardan bekaretini yitirmiş olanları haber verdiği ve Padişahın şikayetleri üzerine kırdırıldığı bilinir.

Kenti sineklerden koruyordu
Atinalı Apollonius MS I. Yüzyılda İstanbul’da yılanlı sütuna benzer işlev gören bir heykel diktirmişti. Bu tılsım sayesinde şehir sineklerden korunuyordu. Romalı tarihçi Polonius’a göre Apollonius bir sanatçıya büyük boyda bronz bir sinek heykeli yaptırmış. Ve sihirli sembolleri
hazırlatarak üstüne diktirmiştir. Çok kısa bir süre sonra kentteki bütün sineklerin öldüğü ve ortadan kaybolduğu görülmüştür. Hatta Evliya Çelebi bu ilginç tılsım için “Hala etkisi görülmektedir” diye yazmıştır.

İstanbul’da neden leylek olmaz?
Altı mermer olarak adlandırılan dikili taşın üzerindeki leylek figürleri ve esmalar yüzünden rüzgarın etkisiyle oluşan ve dağılan titreşimler leyleklerin hepsini kovar veya öldürürdü. Bu yüzden İstanbul’da çok büyük leylek kafileleri barınmaz. Leyleklerin İstanbul ile Üsküdar
semtlerinden daha ziyade nadir de olsa, yuva yaptıkları gözlenmiştir.


Vebadan koruyan dört köşeli sütun
Sultan Beyazıt Hamamı’nın altındaki dört köşeli sütunun tılsımı da veba hastalığına karşıydı. Bu tılsımlı sütun ayakta kaldıkça İstanbul’a veba girmemiştir. Hamam inşa edilirken bu direği yıktılar ve o andan itibaren kente veba yayılmış. Sultan Beyazıt’ın bir oğlu da vebadan ölmüştür.

Ayasofya’da dört mermer direk
Ayasofya Camii’nin güney tarafında dört adet mermer direk ve bunların üzerinde de dört meleğin (Azrail, Mikail, İsrafil ve Cebrail) resimleri bulunurdu. Bu melekler dört yöne doğru akarlardı. Rivayete göre yılda
bir kez Cebrail’in resmi kanat çırpıp bağırınca doğu bölgelerinde bolluk olurmuş. İsrafil resmi kanat çırpınca batıda kıtlık olurmuş. Mikail yaptığında kuzey yönünden ortaya bir kahraman çıkarmış. Eğer Azrail kanat
çırparken görünürse veba salgınları olurmuş.

Yılanlara karşı
At Meydanı’ndaki eski Spina’nın üzerindeki Büyük Konstantin tarafından Delf şehrinden İstanbul’a getirilip diktirilen bu sütun Helenistik devre ait abidelerin en eskisidir. Üstünde birbirine dolanmış üç yılan başı
vardır. Akrep, çıyan ve yılan gibi hayvanlardan kenti uzak tuttuğuna inanılmaktadır. Yılanlardan birinin başını bir yeniçeri kılıçla vurarak kırmıştır. Ve direğin tılsımı bozulmuş. O sene İstanbul akrep, çıyan ve
haşaratın hücumuna uğramıştır.

Deniz ait tılsımlar
Çatladıkapı’da, Güngörmez Sarayı bitişiğinde üzerinde tunçtan bir dev heykeli bulunan dört sütun vardı. Ne zaman düşman gemileri gelecek olsa, heykelden dev bir alev çıkar ve gemiler tutuşurdu. Kadırga limanında dev gemiye ise kentte bulunan büyücü kadınlar Zemheri
gecesi biner ve sabaha kadar limanı dolaşarak İstanbul’u korumak için büyüler yaparlardı. Bu tılsımlı geminin, Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında ele geçirdiği söylenir.
İstanbul’un her yerinde bulunan bu tılsımlı dikili taşların başlı başına bir enerji merkezleri oldukları düşünülebilir. Bu taşlar büyük olasılıkla kozmik yasalar uyarınca bir takım enerjileri dağıtıyorlardı. Belki bu günde aynı işlevi görüyor olabilirler. İstanbul’a deprem olmasın diye yapılan sayısız taş ve tılsım bulunmaktadır. Hatta yapılan bir araştırmada bu taşların Ley hatlarının üzerinde olduğu tespit edilmiştir. Bu tip tılsımlar kişiye özel olarak da çalışılabilir.

Ağrı dağı Efsanesi

Günün birinde keçe bellemesinin üzerinde bir güneş ve ağaç işlenmiş çok güzel kır bir at Ahmet'in kapısının önüne gelip kapının tahtasını koklar gibi duruyordu.Atı ilk gören Sofi olmuştu.

Sofi atın üzerindeki işareti bir yerden hatırlar gibiydi ve bu işaretin onlara kötülük getireceğine inanıyordu.Sofi oralardaki bütün oymakların işaretini bilirdi ama bu işareti bir türlü anımsayamamıştı.
Bu arada Ahmet evin içinde çok eski olan Ağrı dağı türküsünü çalıyordu.Bu türkü Ağrı dağının bitmek bilmez öfkesini dile getiriyordu. At bu sesten çok etkilenmiş gözüküyordu oda Ahmet'i dinliyordu.
Sofi, Ahmet türküsünü bitirince onu yanına çağırdı ve atı gösterdi.Atı tanıyıp tanımadığını sordu.Fakat Ahmet atı tanımıyordu.Bunun üzerine Sofi atın Ahmet'e haktan yadigar olduğunu söyledi ve Ahmet'e atı üç kere dağın aşağısına götürüp orda bırakmasını eğer at har defasında geri gelirse bu atın onun olacağını ve onun sahibi Osmanlı hükümdarı bile olsa ,kellesini vermesini ama bu atı vermemesi gerektiğini söyledi.Bunu üzerine Ahmet atı dağın aşağısına götürdü ve atı orda bırakıp geri geldi ama at her seferinde geri gelmişti.Artık at Ahmet’indi ve atın sahibi kim olursa olsun Ahmet atı ona veremezdi.
Ahmet atı ahıra çekti ama biraz sevinçli biraz korkuluydu.Elbet bir gün atın sahibi ortaya çıkacaktı peki o zaman ne yapacaktı?
Bir gün Sofi titreyerek Ahmet'in yanına geldi ve atın, Beyazıt Paşası Mahmut Hanın atı olduğunu söyledi.Atı getirene beş at ,elli altın vereceğini söyledi ve ekledi atı kimin evinde bulursa onun kellesini vurduracağını söyledi.Ama Ahmet atı ona vermeyeceğini atın kendisine haktan yadigar olduğunu söyledi.
Bir ay sonra Mahmut Hanın adamları Ahmet’e geldiler ve atı geri vermesini istediler ama Ahmet kabul etmedi ve atın artık kendisine ait olduğunu söyledi.Bunu duyan Paşa çok sinirlendi etrafındaki Kürt beylerini toplayıp Ağrıdağı’na atı almaya gitti.Fakat dağda Sofi'den başka kimseyi bulamadı uzun süre aradıktan sonra Sofiyi alıp geri döndü ve emrindeki Kürt Beyleri, atı ve Ahmet’i bulması için görevlendirdi.
Paşanın üç kızı vardı.Bunlardan Gülbahar çok iyi kalpli bir kızdı diğer kardeşlerinden farklı giyinir, halkın arasında dolaşır onlarla muhabbet ederdi.Sarayda at meselesi ile en çok ilgilenen Gülbahar olmuştu.Atın macerasını zindandaki sofiden öğrendi.Sofiye her gün yemek götürüyor ve ona bir sürü soru soruyordu.Sofi bir gün Gülbahar’dan kaval istedi.Gülbahar,Sofinin bu isteğini hemen yerine getirdi.Sofi kavalı eline alıp Ağrı dağı türküsünü çalmaya başladı.Bu türkü Gülbaharın çok hoşuna gitmişti ve her gün gelip bu türküyü dinliyordu.
Paşa ,Milan Beyinin oğlunu görevlendirip Ahmet’i getirmesini istedi.Milan beyi Ahmet'i ikna edip onu saraya getirdi.Paşa Ahmet'i görünce ondan atını istedi.Ahmet, ona atın kendisine haktan yadigar olduğunu ve atı ona veremeyeceğini söyledi.Paşa buna çok kızdı ve Ahmet'i zindana attırdı.Sofi Ahmet'in yanına gelmesine çok sevindi.
Zindanda Ahmet ile Sofi kucaklaştılar daha sonra Ahmet Ağrı dağının öfkesini çalmaya başladı.Gülbahar bu kaval sesini duyunca çok etkilendi.Kaval çalan kişiyi görmek istedi.Ahmet'i gördü.İçinden ne olduğunu bilmediği sıcacık bir duygu geçti.Babasının yaptığına çok sinirlenmişti.
Gülbahar ,Ahmet'i daha yakından görmeliydi.Bunun için ne yapacağını düşünmeye başlamıştı.Zindanın kapısında babasının en güvendiği adamlarından biri olan Memo duruyordu.Memo, Gülbahar'ı ne zaman görse elli ayağı titriyor ne yapacağını bilemez bir hale geliyordu.En sonunda dayanamadı Memo'nun yanına gitti .Elindeki altın ve pırlanta dolu keseyi Memo'ya verdi ama Memo bu keseyi kabul etmedi .Zindanın anahtarını Gülbahar'a verdi ve oradan ayrıldı.Gülbahar sevinsin mi,üzülsün mü bilemedi.Ahmet'in yanına gitti.Birlikte bekçi kulesine çıktılar ve sabaha kadar hiç ayrılmadılar.
Gülbahar, Ahmet'in,Sofinin,Musa beyin öldürülmesini istemiyordu.Konuyu kardeşi Yusuf'a açtı.Yusuf bunu duyunca çok korktu ve elinden hiç bir şey gelmeyeceğini söyledi.Gülbahar'ın tek bir umudu kalmıştı oda demirci Hüso idi.
Demirci Hüso sanki onu geleceğini biliyor ve onu bekliyordu.Gülbahar Hüso'ya olan biteni anlattı Hüso ``biliyorum`` dedi Ahmet ile arasında geçenleri anlatınca Hüso dondu kaldı.Gülbahar'a Kervan Şeyhine gitmesini ve selamını söylemesini istedi.Gülbahar hemen şeyhe gitti ve olan biteni ona anlattı.Şeyh hüsoyu görmek istedi.ertesi gün hüso şeyhe gitti ve geri döndüğünde yanında atta vardı.Gülbahar bunu görünce çok sevindi ama Mahmut han atın kendisinin olmadığını söyledi ve cumartesi günü üç hainin kafasının vurulacağını söyledi.Herkes atın Mahmut Hanın olduğunu biliyordu ve duruma çok sinirlenmişlerdi.
Gülbahar ne yapacağını şaşırmıştı bir şekilde bunun önüne geçmeliydi.Memo'ya gitti ve onları serbest bırakmasını istedi.Memo saçından birkaç tel alma şartıyla Gülbahar'ın isteğini kabul etti.Zindanın kapılarını açtı ve tutsakların hepsini arka kapıdan kaçmalarına izin verdi.Paşa bunları duyunca çılgına döndü fakat artık çok geçti.Memo'da kendini uçurumdan aşağıya atarak intihar etti.
Yusuf çok korkmuştu gidip her şeyi Paşaya anlattı ve Gülbahar'ın kaçtığını söyledi.Ama Gülbahar gitmemişti sonunu bekliyordu.Paşanın adamları içeri girdi ve Gülbahar'ı alıp zindana kapattılar.
Gülbahar'ın zindana kapatıldığını herkes duydu.Birden bire halk ayaklandı herkes Beyazıt'a doğru yürümeye başladı.Bir,iki gün içinde kalabalık çok büyüdü.Kalabalık saraya yürüdü Gülbahar'ı zindandan çıkardılar ve Kervan Şeyhinin yanına götürdüler Ahmet'te ordaydı ve Ahmet'le,Gülbahar'ın Hoşap beyinin kalesine gitmelerini istediler.Hoşap Kalesinin Beyi Ahmet'le,Gülbahar'ı çok iyi karşıladı ve onlara çok iyi baktı.Akşam yatarken Ahmet ,Gülbahar ile arasına kılıncını çekip yatağın ortasına kılıncı sapladı.Ertesi gün Gülbahar bunun nedenini öğrenmek istedi.Ahmet,Gülbahar'a yalan söyledi.Ahmet Gülbahar'ın Memo'ya ne verdiğini merak ediyordu.
Mahmut Han, Horasan Beyini tehdit etmeye başlamıştı.Ahmet bunu duyunca Beyden izin istedi ama Bey izin vermedi.Ülkenin dört bir yanında yardım teklifleri yağıyordu Hoşap kalesine bu Beyin çok hoşuna gitmişti.
Paşa baktı bunlarla baş çıkamayacak.Ahmet'e bir teklif götürdü eğer ağrı dağının tepesine çıkabilirse ve bunu ispatlarsa geri döndüğünde nikahlarını Mahmut Han yapacaktı.Ahmet bu teklifi kabul etti ve yola koyuldu herkes bu ana tanık olmak için Beyazıt ın önüne gelmeye başlamıştı.Paşa bu kadar çok kişiyi daha önce hiçbir yerde görmemişti. Paşa bu kalabalıktan korktu ve Ahmet'i bağışladığını söyledi.
Ahmet'in gidişinin dördüncü gecesi olmuştu.Demirci Hüso bir anda haykırdı.Dağın başında bir ateş yanıyordu.Herkesi büyük bir sevinç sarmıştı.Sabahleyin Ahmet geldi hiç kimsenin yüzüne bile bakmadan Gülbahar'ı alıp dağa gitti.
Gülbahar dayanamadı ve Ahmet'in niye böyle davrandığını sordu.Ahmet ilk önce şaşkın şaşkın baktı sonra beni kurtarmak için Memo'ya ne verdin diye sordu.Gülbahar hiçbir şey vermediğini ne isterse yapmacağını ama Memo'nun hiçbirşey istemediğini söyledi.Daha sonra Gülbahar Ahmedi kaybetti ve bir dahada onu bulamadı.

Kapadokya'da Yeraltı Kentleri

Türkiye Gizemleri
Binlerce yıldır toprağında yüzlerce uygarlığın yaşamış olduğu bir yerde yaşıyoruz biz. Türkiye´nin her karesinde bir gizem, bir soru işareti var. Açıklanamayan konforlu mağaralar, derin kuyular, eski mezarlıklar ve kimbilir daha keşfedemediğimiz neler neler... Eski uygarlıklardan kalma bir çok mitoloji kahramanı bizim ülkemizde yaşamış. Tarihin bir sır perdesi altına sakladığı bu eşsiz kalıntılar için çeşitli buluntular ve söylenceler var. Bunlardan bir kısmını konumuz içine dahil ettik.

Kapadokya
Kaymaklı yeraltı kenti; 1964 yılında açıldı, henüz dört katı ziyaret edilebiliyor, oturma mekanları havalandırma bacalarının çevresindedir. İçerde bakır cevherinin ergitilmesi için kullanılan delikli baharat taşları vardır. Derinkuyu yeraltı kenti; Derinliği 85 km.´dir, olağanüstü bir yapı olarak dikkat çeker; içinde ahır, kiler, yemekhane, kilise, depolar ve şaraphane gibi bölümler vardır. Hava bacası 55 m. derinliğindedir ve aynı zamanda da su kuyusudur, özellikle de suların düşmanlar tarafından zehirlenmemesi için bazı kuyuların ağızları yeryüzüne kapatılmıştır. 1965´de ziyarete açılan Derinkuyu´nun ancak % 15-20´si gezilebilmektedir." Özkonak yeraltı kenti; Avanos´dadır, katlararası iletişim amacıyla ötekilerden farklı olarak, 5-8 cm. çapında, uzun bacalar veya delikler yapılmıştır. Derinkuyu ve Kaymaklı´da kapılar sürgü taşı denen dev yuvarlak taşlarla kapatılıyordu. Özkonak´da ise farklı olarak bir de düşmana taş, ok, mızrak atmak veya kızgın yağ dökebilmek amacıyla özel delikler de açılmıştır.


Anadolu´nun Altı Oyuk mu?
Yeraltı kentlerini kim, neden yaptı? 85 m. derinlik, çağdaş bir havalandırma sistemi, binlerce kişinin yaşayabileceği bir kompleks, mükemmel bir savunma sistemi; Ve bunların ne zaman, niçin yapıldığı belli değil. Orta Anadolu´da Nevşehir, Niğde Aksaray yörelerinde yüze yakın yeraltı kenti, tüneller ve mağralar bulunmaktadır yani bu yöremizin altı karıncaların yuvalarına benzer. Cevabı hala bulunamayan bir gizemle karşı karşıyamıyız? Gözümüz hep uzaya dönük ama dünyamızın içindeki bilinmeyenler de hala uzay kadar karanlık ve çözümsüz. Cevap hala bulunamadı, bir gün birileri ciddi maliyetleri göze alıncaya kadar... Ne garip değil mi? Neredeyse Orta Anadolu´nun yarısına yakın bir bölümünün altında dev yeraltı kentlerinin bulunduğu ancak 1960´ların başında farkedildi. Söylencelere göre, yeraltı kentlerinin bulunmasının nedeni bir deliğe girip kaybolan bir tavuktur, bir diğerine göre Demir adındaki bir köylüdür veya meraklı turistlerdir. Bu garip yerlerin birer mühendislik şaheseri olduğunu söylersek abartmış olmayız, bir kere havalandırma sistemi ve mantığı mükemmeldir, evet kayaların normalin altında bir kırılganlığa sahip oldukları doğrudur ama yeraltı kentlerini gördüğünüzde bunun yeterli bir açıklamadan çok uzak olduğunu görürsünüz çünkü modern araçlar gerekmektedir. Günümüzdeki modern teknolojinin çizgisinde olan maden ocaklarının hiçbirisi böylesine mükemmel ve hatta konforlu değildir... Peki Nevşehir civarındaki bu yeraltı kentlerinin amacı nedir?

Anadolu´da bir kehanet merkezi : Didim tapınağı

Anadolu´da Bir Kehanet Merkezi
Şimdilerde "Orakl"ların yaşadıkları veya geçerli oldukları dönem MÖ 700 ile MS 300 arasındaydı. Sözcüğün üç anlamı vardır ya da üç şeyi tanımlar; birinci anlamda "Orakl" tanrıların konuştuğu kişidir, ikinci anlamda geçerli yani güncel olan tapınak veya çekinilen, saygı duyulan tanrıdır, üçüncü anlamda ise tanrı tarafından kahin aracılığı ile verilen cevaptır. Batı Anadolu´nun yani İyonya´nın bağrında bulunan Söke yakınlarındaki Didim Apollo Tapınağı 1700 öncesine kadar yaklaşık ikibin yıllık bir "Orakl" merkeziydi. Antik Dünya´dan günümüze gelen bu baş döndürücü Tapınak, geçmişe terk ettiğimiz ve unuttuğumuz görkemin ve de gizemin muhteşem bir örneği olarak gözlerimizin önünde hala durmaktadır.
Kehanet nasıl yapılıyordu?
Apollo Tapınakları´nın danışmanları yani kahinler ve kahineler, ilkönce kendilerini kutsal suyla yıkamak zorundaydılar. Tapınakların önünde, "pelanos" denen bir ücret ödenirdi. Pelanos, kehanet yapacaklara yönelik bir ön sunuydu, Plutarch tapınakların önünde, hayvan kurban edildiğini de yazar. Halktan 7 "drachma" ve 2 "obol" alınırdı. Özel istekler için 6 obol ödeniyordu. Bir drachma, 6 obol ediyordu. Daha üst düzeydeki istek sahiplerinden, onbir kez daha fazla ücret alınırdı. Bir diğer hazırlayıcı test ise, Apollo´nun izin verip vermeyeceği yönündeydi. Bunun için kurban edilecek olan keçi, kutsal suyla yıkanırdı. Eğer kurban hareketsiz kalırsa, Apollo isteği onaylamıyordu, eğer kurban çırpınır ve kurtulmaya çalışırsa Apollo isteği onaylıyordu ve cevap verilebiliyordu. Bundan sonra hayvan sunağa yatırılır ve kesilirdi. Pythia´nın yani kahinenin bulunduğu yere geçilemediğinden, kurbanlar kesildikten sonra içeri yollanırdı. Bu arada, soruyu soran kişi sorusunu yazılı olarak görevli rahibe verirdi. Rahibelerin söylediği Apollo´ya övgü şarkıları arasında, rahip soru kağıdını özel rahibeler aracılığıyla, Apollo ve Dionysus heykellerinin bulunduğu özel bölmede bulunan Pythia´ya gönderirdi. Pythia, üç ayaklı bir sehpada veya taburede otururdu. Tanrı Dionysus, transı simgeliyordu, üç ayaklı sehpa Apollo´nun simgesiydi ve onun oturduğu yer olarak kabul ediliyordu. Pythia´nın içine Apollo´nun geldiğine inanılıyordu. Her kehanetten önce Pythia, bir kez daha yıkanıyor ve temizleniyordu, kutsal defne yaprakları çiğniyor ve kutsal sudan içiyordu. Özel kokular arasında Pythia, transa geçiyor ve tanrısal kattan gelen kehaneti içeren kutsal sözcükleri haykırarak söylüyordu. Trans esnasında Pythia´nın söylediği sözcükler ilk bakışta, saçmasapandı. Pythia´nın çılgınca hareketleri, bugünkü anlamda "self-hipnoz" yani kendi kendine hipnoz olarak tanımlanmaktadır. Pythia´nın anlaşılmaz sözcükleri doğal olarak yorumlanmaktaydı. Aslında Pythia´lar birer medyumdular ama dönemin tarzına uygun olarak şiirsel bir dille yani mısralar halinde kehanet yapıyorlardı. Pythia´nın kehanetleri rahibeler tarafından yazılıyor ve bir kopyası müşteriye verilirken, öteki kopyası tapınağın arşivinde saklanıyordu. Ne yazık ki, bu arşivden geriye birşey kalmadı.
Kehanet nedir?
Quintus Cicero´ya göre, kehanet geleceğin açığa çıkması ve olacaklar bilimidir, ulvi ve yararlıdır. İki tür kehanet vardır; birisi bir olayın kehaneti yapan tarafından gözlenmesidir, bu özendirici ve yapay bir öngörüdür ve de çok çeşitli yöntemler kullanılır. Cicero´ya göre öteki kehanet türü, doğrudan Apollo´dan doğal veya sezgi yoluyla ilham alınmasıdır. Antik çağlarda ve hatta daha öncelerinde, kuşlarla kehanet yapılırdı çünkü kuşlar gök sakinleriydiler ve tanrılara daha yakındılar, dolayısıyla tanrıların konuşmalarını duymaktaydılar. Rüyalar aracılığı ile geleceği tahmin etmek (Oniromansi), tüm Pagan inançlarda vardı ve hatta Bergama´daki Asklepion Şifa Merkezi´nde hastaların tedavisinde yöntem olarak kullanılmıştı. Filozof Aristotle, bir rüya yorumcusuydu, rüyaları yorumluyor ve günümüz psikologlarının kullandıkları gibi kullanıyordu. Yunan ve Roma dönemlerinde Serapis Tapınakları´nda rüya yorumlatarak, şifa verilmesi bir modaydı. Roma döneminde, yüzyıllar boyunca ölülerle ilişki kurulmaya çalışıldı ve onlardan geleceğin öğrenilebileceğine inanıldı. Bir kutsal rahibenin mezarı "Orakl" haline getiriliyordu. Akhisar´da bulunan bir örnek yazıt şöyledir; "Tanrıların rahibesi Ammias ve onun çocukları; tanrıların ilhamı bu sunaktaki bakır kaplarla onun belleğindedir. Eğer birisi benden gerçeği öğrenmek isterse, bu sunağa gelip dua etmesine izin verin. O, her zaman gece ya da gündüz bütün dileklerini elde edecektir."
Bir diğer kehanet yöntemi, kelimelerin aslında saklı kehanetsel anlamlar içerdiğidir. Buna Yunanlılar "cledon" derlerdi, şimdilerde de "Cleomansi" adıyla, kelimeler yorumlanmaktadır. Tarihçi Plutarch, "İskender´in Yaşamı" adlı kitabında, Büyük İskender´in ordularını yola çıkarmadan önce Delphi´ye gidip danıştığını fakat kendisine verilen "Orakl"ı unuttuğu için yaşamını erken yitirdiğini yazar. Öyküye göre Delphi Kahinesi yani Pythia önce İskender´i reddeder ama Kral buna aldırmaz. Gider Pythia´yı bulur ve omuzlarından yakalayarak kendisine döndürür. Pythia Kral´a bakar ve; "Sen yenilmezsin, Oğlum.." der. Bu cümleyi işiten İskender, başka bir şey istemez çünkü istediği sözcüğü işitmiştir; "Yenilmezlik" Oysa Büyük İskender´i, bir komutan veya ordu değil, başka bir neden yenecektir ama kehanetin ötesini dinlememiştir.
Cicero, su kaynaklarının ve ırmakların ilahi lütufkârlıkla donatıldıklarına ve yanılmazlıklarına inanıldığını söyler. Homeros´a göre, kutsal Olimpiyalılar yani tanrılar "Styx" adlı ırmakta yargılanırlar ve yalan söyleyip, söylemedikleri belirlenirdi. Kahinler ve kahineler kutsal bir suyu içtiklerinde, geleceğin esinlenmesine ulaşırlardı (Hidromansi). Bu metod, ilk kez Suriye´de geliştikten sonra Demeter ve Asklepion tapınaklarında kullanıldı. Daha birçok kehanet yöntemi vardır ama asıl önemli olan şey, insanların hemen çoğunluğunun gelecekleri hakkında çok ilkel, basit ve sıradan sorular sormalarıdır. Bunlar çoğu zaman boş sorulardır. Agis adlı birisi büyük tanrı Zeus´a battaniyeleri ve yastıkları hakkında bir soru sorar; acaba onları kaybedecek midir veya birisi çalacak mıdır? Buna karşın, tanrılar bir insana kararsız olmamasını, çalışmayı istemesini önerirler. Çocuk balıkçı babası gibi olmalı ve balık tutma bilgisini öğrenmelidir. Yani önce insan kendi gücüyle herşeyi yaptığından emin olmalıdır...
25 Metrelik Apollo Heykeli
Didima´daki Apollon Tapınağı, bugün Aydın ili hudutları içinde Söke kazasına bağlı Yenihisar (Yoran) köyü mevkiidir. Tapınak, antik çağlarda Miletos´un yaklaşık 19 km. güneyindeydi. Bilindiğine göre, şimdiki Tapınağın bulunduğu yerde ünlü İyonya göçünden ve Miletos kentinin kuruluşundan önce de eski bir tapınak vardı. Arkaik Dönem´den kalan bu eski Apollo Tapınağı, krallar tarafından hatta Lidya Kralı Krezüs tarafından da ziyaret edilmişti. İlk inşaatın MÖ 8. Yüzyıl´da yapıldığı ve yaklaşık MÖ 560´larda şimdiki büyük tapınağın tasarımlandığı Alman arkeologlar tarafından ileri sürülmektedir. MÖ 5. ve 6. Yüzyıllar´da, Tapınağın etkisi azalmaya başladı. 5. Yüzyıl´da Persler Batı Anadolu´ya yani İyonya´ya geldiler. Tapınak, çevresindeki yerleşim alanı ve içerde bulunan bronzdan yapılma dev Apollo heykeli (Bronz Apollo heykeli, 25 metre yüksekliğindeydi ve çatısız iç avluda "Cella" duruyordu, çevresi mitolojik yaratıklarla süslenmişti.) Pers Kralı Darius tarafından yok edildi. Tapınak 180 yıl boyunca harabe olarak kaldı. Büyük İskender´in Persleri kovmasının ardından yeni bir yükseliş dönemi başladı. İskender Tapınağın yeniden yapılması emretti, sonra Suriye Kralı I. Sleukos, Persler´in kaçırdığı Apollo heykelini Tapınağa geri getirtti. MÖ 300´de günümüzdeki Tapınak, Efesli Paionias (Artemis Tapınağı´nın mimarlarındandı) ve Miletos´lu Daphis tarafından inşa edilmeye başlandı.
Apollo ve Lucifer ilişkisi
Antik Yunan´da ve İyonya´da (Batı Anadolu) "Orakl" merkezleri birçok yerdeydi. Fakat daha önce mitolojiye bir göz atmak yararlı olacaktır. Apollon, en büyük tanrı olan Zeus ile sevgilisi Leto´nun oğludur, Zeus´un kıskanç karısı Hera´dan kaçan Leto, Delos Adası´ndaki Kynthos Dağı´na gelir ve orada Apollo ile kızkardeşi Artemis´i doğurur. Mitlere göre doğum esnasında, göklerden altın pırıltılı yağmurlar yağmış, güller açılmıştır. Apollon, ışığın tanrısıdır, ona "Phoibos" yani "ışıldayan" veya "ışığı getiren" olarak da tanınır; burada ezoterik anlamda Apollo´nun Şeytan´ın majikal tanımı olan "Lucifer" ile özdeşleştiği farkedilir. Apollo´nun ve Lucifer´in ışığı ya da daha uygun tanımla bilgiyi vermesi, özde saklı olan sembolizmanın ifadesidir. Ve Apollo aynı zamanda da kehanetlerin tanrısıdır, üstteki sembolizmadan yola çıkarak geleceğin bilgisinin insana verildiği noktasına ulaşırız ve o zaman da pagan inançlara karşı doğan tek tanrılı semavi dinlerin kehanetlere neden karşı çıktığı anlaşılır. Tüm pagan kültürü ve gelenekleri yok etmek zorunda olan günümüzde yaşayan üç büyük semavi din ve onların uzantısındaki inançlar doğal olarak gelecekten haber vermeyi şeytansı tanımlamışlar ve korkutarak yasaklamışlardı. Apollo, kehanetlerin babasıydı ve "Orakl" merkezleri onun adına ve onurunaydı. Delphi, Claros ve Didima bunların en önemlileri ve etkin olanlarıydılar. Didima ya da "Didymaion" sözcüğü "ikiz" anlamına gelir, ikiz kardeşleri yani Apollo ile Artemis´i kasdetmektedir.
Sibıllar, Bakisler ve Pythialar
Sibıllar, kutsanmış dişi kahinlerdiler ve onlara "Bakis" denirdi. Geçmişlerinin MÖ 8. Yüzyıl´a kadar uzandığı bilinmektedir. Sibıllar ve Bakisler Apollo Tapınakları´nın çok öncelerindeki ilk Pythialar´dılar. İlk Pythialar´ın MÖ 7. Yüzyıl´da ortaya çıktıkları sanılıyor. Sicilyalı Diodorus´a göre, "orakl"lar yani kahineler bakire olmak zorundaydılar çünkü fiziksel saflıkları önemliydi; aynı zamanda da Artemis ile de ilişkiliydiler. Pythialar daha genç bir kızken seçilirler ve yaşlılar tarafından yetiştirilirlerdi. Seçim genelde soylu ve saygın bir aileden yapılırdı. Ama bazen, aileye çocukken girmiş fakir ailelerden gelen kızlar da Pythia olurdu. Önemli olan başka bir konuda eğitilmeden Pythia eğitimine girebilmekti. Bir Pythia Apollo´nun karısı sayılırdı, antik zamanlarda Pythia´nın doğumu Mart veya Nisan başları olan 7. ayda (Bysios) kutlanırdı. Sonraki dönemlerde kutlamalar kış aylarında yapıldı. Çok önemli kehanetler, dinsel takvimlere göre yapılır ve uygun zaman beklenirdi. Çok fazla talep olduğunda aynı anda üç Pythia´nın görev yaptığı biliniyor. Fakat MS 2. Yüzyıl´dan sonra "Orakl"lar azalmaya başlayınca, ortada tek bir Pythia kaldı. Ve Hıristiyanlığın ışığı parladıkça, Pythia´nınki sönmeye başladı. Artık Pythialar yaşamıyorlar ve tabii Apollo´da... Ama "Orakl"lar onların yeniden doğacaklarını söylemişlerdi. Kimbilir ne zaman?
Anadolu´da bir kehanet merkezi
Şimdilerde "Orakl"ların yaşadıkları veya geçerli oldukları dönem MÖ 700 ile MS 300 arasındaydı. Sözcüğün üç anlamı vardır ya da üç şeyi tanımlar; birinci anlamda "Orakl" tanrıların konuştuğu kişidir, ikinci anlamda geçerli yani güncel olan tapınak veya çekinilen, saygı duyulan tanrıdır, üçüncü anlamda ise tanrı tarafından kahin aracılığı ile verilen cevaptır. Batı Anadolu´nun yani İyonya´nın bağrında bulunan Söke yakınlarındaki Didim Apollo Tapınağı 1700 öncesine kadar yaklaşık ikibin yıllık bir "Orakl" merkeziydi. Antik Dünya´dan günümüze gelen bu baş döndürücü Tapınak, geçmişe terk ettiğimiz ve unuttuğumuz görkemin ve de gizemin muhteşem bir örneği olarak gözlerimizin önünde hala durmaktadır.
Kutsal yürüyüşün hikayesi
Didima, bazı uzmanlara göre en büyük ve en tanınmış "Orakl" tapınağıdır. "Orakl", Claros´da olduğu gibi kadın kahinler ya da "Orakl" rahibeleri tarafından "Hexametrik" olarak yani altı mısralık şiirlerle verilirdi. Ziyaretçiler, "Orakl"a ulaşmak için önce kutsal yolu geçmek zorundaydılar. Didima´ya gelen ziyaretçiler rahiplerin yönetiminde ayinler yaparlar, alaylar oluştururlar, geceleri meşalelerle yürüyüşler yaparlardı. Kutsama dönemlerinde Miletliler o zaman liman olan Panormas limanına gelirler, dört kilometrelik taş yolu (son iki kilometresi heykellerle süslüydü) şarkılar söyleyerek (Paion: Kutsal şarkılar) yürürler ve Tapınağa ulaşırlardı. Bu yürüyüş dört gün sürerdi. Miletos´da bulunan MÖ 200´den kalma bir yazıtta törenlerin her yıl Nisan-Mayıs aylarında yapıldığı anlaşılmaktadır. İskender döneminde, yaklaşık aynı dönemler yılbaşı olarak kabul edilmişti. Tapınağın yapıldığı yerde muhakkak bir kutsal orman bulunmalıydı ve o zamanlarda vardı. Tapınağa ince dallı ağaçların örttüğü bir yoldan ulaşılır, dev sütünların arasından geçilerek, çok büyük bir avluya girilirdi. Bu tarz, şu anda Didim´de görülmektedir. "Orakl" Rahibeleri, bakireydiler, sürekli olarak kendilerini temizlerler ve tanrısal sözcüklere her an hazır olmak için perhiz yaparlar veya oruç tutarlardı. Didim Tapınağı´nın iç avlusunda, rahibelerin yaşadıkları bölmeler görülür, iç avlunun üstü açıktır ve buranın üstünün açık olması gelenekseldi. Claros´da olduğu gibi, Didim´de de iç avluda "vahiy" yani esinlenme ayinleri yapılırdı. Rahibelerin taşıdıkları asaların tanrılar tarafından verildiğine inanılırdı. "Orakl" yani Rahibe, silindir şeklinde döner bir taş bloğa (buna Axon denirdi) otururdu. Axon, muhakkak iç avluda bulunan küçük bir kutsal kuyunun ya da yeraltı kaynağının yanında veya yakınındaydı. Rahibe, tanrıların esinini almak için, yeraltı suyundan yükselen buharı solur ve ardından "Orakl"ı anlatan mısraları söylemeye başlardı. Daha sonra "Orakl", dış avluda bekleyen dilek sahibine uygun görülen anda iletilirdi. Rahibeler, kapının arkasında yer alan ve ortasında iki sütünun bulunduğu salona alınan dilek sahiplerine gizemli mısraları söylerlerdi. Tapınağa ibadete ve dilek dilemeye gelen halk, içeri giremez, öndeki sunağın çevresine toplanırlardı. İçeriye ancak görevli rahipler ve Apollo rahibeleri girebilirlerdi. Öte anlamda, ölümlülerin fiziksel ve ruhsal olarak içeri girememelerinin nedeni, tapınağın bir ölümsüze ait olması demekti. İskenderiyeli Herons, Antik Çağ insanlarının, tanrıların ve tanrıçaların dev kapılarda göründüklerini yazar. Aslında tanrıların dev kapılarda görülmesi inancı çok eskidir, Mezopotamya´daki Kar-Tikuti, Ninurta´daki Asur, Babil´den kalma Borsippa-Nabut ve Ezida tapınaklarında böyle kapılar vardır.

Nemrut dağının gizemi

Çok uzak bir öykü : Nemrut dağı

Çok Uzak Bir Öykü;

"Kardeşlik Örgütü" Anadolu´daydı Nemrut´un Sırrı Nemrut Dağı hep gizemli iddialara hedef oldu; hatta uzaylıların gizli üssü olduğu bile iddia edildi; kesin olan tek şey dağda bilinmeyen veya henüz keşfedilmemiş tünellerin olduğu ve efsanevi Commagene Kralı I. Antiochos´un kayıp mezarıdır. Dağın gizemi, çok değişik alanlara yöneliyor; Hıristiyanlığın burada başlamasından tutun da, İsa´nın doğumundaki simgesel anlama ve de Noel´in yanlış zamanda kutlanmasına kadar... "The Orion Mystery ve The Mayan Prophecies" kitaplarının yazarlarından araştırmacı Adrian Gilbert, bu sırrı kovaladı, Rusya´dan Fransa´ya ve Mısır´a, Filistin´den Güneydoğu Anadolu´ya uzanan yorucu bir çalışmadan sonra edindiği bilgileri, inanılmaz iddialarla bütünleştirerek, bir kitap yazdı ve gizem büyüdü.

Nemrut dağının gizemi

Tarihin neresine bakarsanız bakın, muhakkak dünyanın bir yerinde, özgün bir inanç veya mistik ya da okült bir yaşam biçimi karşınıza çıkacaktır. Bu tür grupların ana ilkesi kardeşliktir, kardeşlik adayı belli bir eğitim, öğrenim ve sınav aşamasını yaşadıktan sonra ezoterik gizemlerle beraber yaşamaya başlar ama bunları dışarıya taşıması yasaktır çünkü bilgi özeldir ve yeterince eğitilmemiş, amacını bilmeyen ve meraktan öteye geçemeyen yani hak etmeyen kişilere verilemez. Yüzyılın sonuna doğru, çoğunluğu Rus olan bir grup okültist veya ezoterist gizemci peşpeşe ortaya çıktı; aralarında Madam H.P.Blavatsky, Alexandra David-Neale, P.D. Ouspensky ve G.I.Gurdjieff gibi çok önemli isimler bulunuyordu. Doğunun tanımıyla bunlar; "Bilgeliğin Ustaları" ydılar. Tümü, uzak geçmişin ezoterik ve gizemci mantığı doğrultusundaydı, kurdukları gizem örgütleri günümüzde milyonlarca insanı yönlendiriyor, yani "Kardeşlik" hala yaşıyor.

Hristiyanlığın lideri Nemrut´da mıydı?

Yoksa, Hıristiyanlığın Gerçek Lideri Nemrut´da Mıydı?
1920´de G.I.Gurdjieff, batıya geldi ve Fransa´da kendi adına bir gizem veya ezoterizm okulu açtı, okulun izlediği yol çok eski bir ezoterik okulun yoluydu; bu çok uzak geçmişten gelen okulun adı "Sarmoung Kardeşliği" idi. İpucu izlendiğinde, (Gurdjieff hakkında yazılan otobiyografi de bu yöndedir.) adı geçen örgütün temelinde büyük bir olasılıkla, bir zamanlar Kuzey Mezopotamya´da gelişip, yayılan ama sonra yok edilen Hıristiyan Gnostik Okulu´ndan geriye kalanlar bulunuyordu. İzleri sürdürdüğümüzde bu kez günümüz Türkiye´sinin sınırlarının içine giriyor ve kayıp gizem okulunun Güneydoğu Anadolu´da bulunduğu anlaşılıyordu yani Gurdjieff´in kurduğu örgütün en uzak geçmişinde yer alan kayıp gizem okulu Anadolu´daydı; Ama nerede? İşte burada ortaya çıkan bir adam yeri bulduğunu söyledi, adamın adı Adrian Gilbert´ti,1972 yılında, Adrian Gilbert hacı olmak amacıyla, Filistin´e, Hz. İsa´nın doğum yeri olan Bethlehem´e gitmişti, aslında bilgeliğin peşindeydi, bir gizem örgütü arıyor ve eğitilmek istiyordu. Bölgede bir gizli okulun olduğunu duymuştu, kulağına gelenlere göre Matta İncili´nde adı geçen Maji Okulu buradaydı, sıkı bir arayışın ve gizem dedektifçiliğinin sonucunda, o da Gurdjieff´in izine rasladı, Filistin´de ortaya çıkan iz, Fransa´da gelen izle Anadolu´da birleşiyordu ve Adrian Gilbert artık sonuçtan emindi; Kayıp "Kardeşlik Okulu" nun liderini ve yerini bulmuştu; Gilbert´e göre örgütün kurucusu Commagene Kralı I. Antiochus, yeri ise Nemrut Dağı´ydı.

Nemrut dağı ve sırları

Adrian Gilbert, tüm öykünün anlamının farklı olduğu görüşünde, bizlere bu şekilde İsa´nın doğum horoskobunun yani yıldız haritasının anlatılmak istendiğini düşünüyor, eğer okuma doğru yapılırsa kesin zaman belirlenecektir. İsa´da Horus gibi bir kral olarak doğmuştur, gezegenlere uygun armağanlar onun doğumunu simgelerler, Matta İncili´nde armağanların baştan çıkarıcı oldukları ve egosal amaçlarla kullanılabilecekleri vurgulanır. Yani üç gezegenin negatif yönleri vurgulanır, negatif yönler pratik Maji´nin reddedilmesi (Merkür), ölümsüzlük arzusu (Satürn) ve krallık yani iktidar hırsıdır (Jüpiter). Daha sonraki olaylarda benzer anlamlar içerirler, Yahya Peygamber Ürdün Irmağı´nda İsa´yı vaftiz ederken cennetten gelen bir güvercin simgeselliğinde İsa´ya en yüksek armağan verilir, bunun anlamı gezegendeki en yüksek krallığın onaylanmasıdır. Artık o, Logos´un yani Varoluş´un aracı olmuştur. Yani Vaftiz´in simgeselliği ve 6 Ocak kutlamalarının anlamı göksel buluşmanın gerçekleşmesi daha da ötede İsa´nın göksel doğumudur. Ama daha sonra bu tarih değişecek, 25 Aralık´a kayarak, antik Roma´nın Satürn şenlikleri Mitralar´ın doğumu ile karışacaktır.
Bütün bunlardan anlaşılan şey, Kayıp Kardeşlik Örgütü´nün içeriğidir, Horus´dan, İsa´ya oradan da Kral I. Antiochus´a uzanan gizemin ezoterik anlamı ve bunun astrolojik metodla, Hermetik Bilgelik düzeyinde simgeselleştirilmesidir fakat tüm anlatılar ve Gilbert´in iddiaları yine de asıl gizemi açıklayamıyor; yıldızların ve gezegenlerin etkinliği ya da önemi acaba kutsallık düzeyinde ezoterik simgesellik midir? Yoksa, dünya dışındaki bir yerler mi ima edilmektedir? Sır, Orion ve Sirius´da saklı gibidir; birgün bunu da öğreneceğiz; ne zaman mı? Kimbilir, belki de Nemrut Dağı´nın altında yatan sırrı çözdüğümüz zaman...

Nemrut dağı ve sırları

Adrian Gilbert, tüm öykünün anlamının farklı olduğu görüşünde, bizlere bu şekilde İsa´nın doğum horoskobunun yani yıldız haritasının anlatılmak istendiğini düşünüyor, eğer okuma doğru yapılırsa kesin zaman belirlenecektir. İsa´da Horus gibi bir kral olarak doğmuştur, gezegenlere uygun armağanlar onun doğumunu simgelerler, Matta İncili´nde armağanların baştan çıkarıcı oldukları ve egosal amaçlarla kullanılabilecekleri vurgulanır. Yani üç gezegenin negatif yönleri vurgulanır, negatif yönler pratik Maji´nin reddedilmesi (Merkür), ölümsüzlük arzusu (Satürn) ve krallık yani iktidar hırsıdır (Jüpiter). Daha sonraki olaylarda benzer anlamlar içerirler, Yahya Peygamber Ürdün Irmağı´nda İsa´yı vaftiz ederken cennetten gelen bir güvercin simgeselliğinde İsa´ya en yüksek armağan verilir, bunun anlamı gezegendeki en yüksek krallığın onaylanmasıdır. Artık o, Logos´un yani Varoluş´un aracı olmuştur. Yani Vaftiz´in simgeselliği ve 6 Ocak kutlamalarının anlamı göksel buluşmanın gerçekleşmesi daha da ötede İsa´nın göksel doğumudur. Ama daha sonra bu tarih değişecek, 25 Aralık´a kayarak, antik Roma´nın Satürn şenlikleri Mitralar´ın doğumu ile karışacaktır.
Bütün bunlardan anlaşılan şey, Kayıp Kardeşlik Örgütü´nün içeriğidir, Horus´dan, İsa´ya oradan da Kral I. Antiochus´a uzanan gizemin ezoterik anlamı ve bunun astrolojik metodla, Hermetik Bilgelik düzeyinde simgeselleştirilmesidir fakat tüm anlatılar ve Gilbert´in iddiaları yine de asıl gizemi açıklayamıyor; yıldızların ve gezegenlerin etkinliği ya da önemi acaba kutsallık düzeyinde ezoterik simgesellik midir? Yoksa, dünya dışındaki bir yerler mi ima edilmektedir? Sır, Orion ve Sirius´da saklı gibidir; birgün bunu da öğreneceğiz; ne zaman mı? Kimbilir, belki de Nemrut Dağı´nın altında yatan sırrı çözdüğümüz zaman...

08 Ağustos 2007 Çarşamba

Mayaların Kayıp Kenti

Zaman: İS 250-909
Mekân: Orta Amerika

...Madalyon tabletlerde bunları yapan insanların kendileri hakkında bilgiler yazdıklarını ve bu tabletler aracılığıyla bir gün yok olmuş bir ırkla konuşarak kentin üzerindeki esrar sisini dağıtacağımızı düşünüyorduk. JOHN LLOYD STEPHENS, 1841

Guatemala, Meksika ve Belize'yi kaplayan ovalar üzerinde uçmak, Orta Amerika'nın son büyük vahşi topraklarını görmek demektir. Kereste ve toprak elde etmek amacıyla ormanların giderek azalmasına rağmen bölge, hâlâ dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biridir.

Burası bin üç yüz yıl önce Maya uygarlığının yoğun bir biçimde iskan edilmiş merkeziydi: Sayısız büyük kentte yüksek piramitler ve geniş alanlara yayılmış saraylar vardı, geniş meydanlarında ustalıkla oyulmuş anıtlar tanrısal hükümdarlarını yüceltirdi. Çok uzun zaman önce terk edilmiş bu kentler bugün yalnızca ağaç kökleriyle birbirine bağlanmış höyüklerden ibarettir.

En etkileyicileri dahil Maya kalıntıları, tozlu akademik dergilerin sayfaları arasından nadiren çıkar. Ama bazıları gerçek bir üne, hatta mistik bir havaya sahiptirler. 1970lerde üzerlerinde gayet güzel hiyeroglifler olan yağmalanmış bir dizi heykel, hemen hemen aynı anda sanat piyasasında boy gösterdi. Bunlar balta girmemiş ormanlarda keşfedilmeyi bekleyen çok önemli bir başkentin ürünleri miydi? Pek çok kimse öyle düşündü ve buraya "Q Alanı" adı verildi (Latin Amerika İspanyolca'sında "hangi" anlamına gelen "que?"sözcüğünden).



Solda) Q Alanı'yla bağlantılı yerlerin haritası. (Sağda) Q Alanı anıtlarında k'uhul kaan ajaw ya da "Yılanın İlahi Efendisi (Krallık)" demek olan "oyma amblem"e atıflarda bulunmaktadır. Bu, Maya dünyasının en büyük güçlerinden biri olan Calakmul'a aittir.

Q Alanı'nın nerede olduğu hakkındaki yegâne ipuçları hiyerogliflerdedir. Aynı "oyma amblem" (glif) -ki belirli bir krallığın "tanrısal efendisi"ni anlatan bir kraliyet unvanıdır- çeşitli taşlarda bulunmuştur. Klasik dönemin (İS 250-909) politik ortamı 50 küsur krallığa bölünmüştü ve bunlar çok sınırlı site-devletlerdi. Bu belirli amblem en önemlilerinden biri olan Kaan ya da "yılan" krallığını belirtiyordu. Bu önemli krallığın başkentinin neresi olduğu hâlâ bilinmemektedir.

20 yıl süren ve çeşitli görüşlerin kimi zaman öne çıkıp kimi zaman kaybolduğu tartışmada bazıları Yılan başkentinin büyük Calakmul Harabeleri olduğu fikrinden şaşmamışlardır. Orada pek çok anıtın bulunması - en az 117 tane- genelde bu sorunun çözümlenmesini kolaylaştıracakken yerel yumuşak kireçtaşının çabuk bozulması ve bin yıl süreyle tropik yağmurlar altında kalması, yazıların çoğunu silmiştir.

Silinmiş metinlerin dikkatli incelenmesi ve kazılardan yeni çıkarılan bulgular, ancak son yıllarda somut yanıtlar sağlamaya başlamıştır. En önemli katkı, Yılan başkentiyle ilgili iki yer adının tanınmasıyla sağlanmıştır: Oxte'tuun ("Üç Taş") ve chiik naab' (anlamı henüz bilinmemektedir). Her ikisi de Calakmul metinlerinde sık sık yer almaktadır ki, burada kent ile çevresinden sözedildiği kesindir.

Şu halde, eğer Calakmul, Yılan'ın kentiyse, Q Alanı heykelleri oradan mı gelmiştir? Son araştırmalar bunun böyle olmadığını göstermektedir? Calakmul, Klasik Maya dünyasının en büyük hegemon'larından ya da süper güçlerinden biriydi ve hükümdarları 130 yıl boyunca "üst-krallar" olarak daha alt düzeyde olan çağdaşlarına hâkimdiler.

Q Alanı taşlarının Calakmul hanedanına tâbi kralların hâkimiyetini kutladıkları ve birden fazla yerden geldiklerini gösteren belirtiler vardı. Daha büyük parçalardan bazılarının artık El Peru kentinden oldukları bilinmektedir. Acaba, diğerlerini teşhis edebilme umudu nedir?




Alanı'ndan bu panoda Calakmul'da bir top oyununda adı sağ üst köşede olan Chak Ak'ach Yuk ("Büyük Hindi") görülüyor; Bu hükümdarın La Corona'daki anıtta bulunan adı (sağda) panonun oradan geldiğinin kanıtı olabilir.



CENGELDE BİR KEŞİF

1996'da Maya ormanında eski yollan araştıran bir NASA uydusu, Guatemala'da Los Veremos yakınlarında chicleros (sakız toplayıcıları) tarafından bir göl kıyısında yapılan bir tür kamp tespit etmişti. Yapılan bir keşif seferinde muhtemel bir kano rıhtımı bulunurken, yakınlardaki höyüklerde hiyeroglifli kırık bir anıt ortaya çıkarıldı.

Harvard Üniversitesi Peabody Müzesi'nden lan Graham ve David Stuart'ın ertesi yıl yaptıkları araştırmalarda bu yıkıntıların haritası çıkarıldı, buraya La Corona ("Taç") adı verildi başka daha uzun kitabeler bulundu.

Bu kitabeler La Corona'nın Calakmul ile yakın ilişkisini ortaya koymuştu. Stuart, Chak Ak'ach Yük ("Büyük Hindi") adını tespit etti. Bunun büyük Calakmul kralı Yich'aak K'Ak'ın ("Ateş Pençe") yaptığı önemli bir ayine katılan yerel bir hükümdar olduğu anlaşıldı. Chak Ak'ach Yük, Q Alam anıtlarından en büyüklerinden birinde, Calakmul'da Maya top oyunu oynarken görülmektedir. Bu bağlantı bu panonun en azından La Corona'dan ya da ona çok yakın bir yerden geldiğim göstermektedir.

La Corona, Q Alanı bilmecesinin kısmen çözümlese bile, ormanın, geri kalan parçaları içinde barındırdığını biliyoruz. Daha çok çalışma ve biraz da şansla geri kalanları da ortaya çıkarabiliriz. Q Alanı'nı arama gerçek bir balta girmemiş orman serüvenidir ama bu aynı zamanda, Kolomb-öncesi Amerika'nın en mükemmel yazı sistemi olan Maya hiyerogliflerinin çözülmesinin, Maya tarih ve politik coğrafyasını çözmekte etkin bir araç olduğunu da göstermektedir.

Kıyamet 2012'de mi?

Zaman: 250-909
Mekân: Orta Amerika

Ve yine bir aşağılanma, yıkım ve yok olma geliyor... Gökyüzünden reçine yağmuru yağdı. Yüz Oyan adında biri geldi: Onların gözlerini çıkardı. Kan Akıtıcı geldi: Kafalarını kopardı. POPOLVUH, 16. YÜZYIL.

2012 aralık ayında dünyada yaşayan insanlar korkunç bir felaketle yeryüzünden silinecekler. Son yangınlara, sel ve şeytanların istilasına bakarak bunun beklenmedik ve korkunç bir biçimde geleceği söylenebilir. En azından eski Maya takviminin "nihai geri sayımı"na girerken bunları beklememiz gerektiği söylenmektedir.

Belki bir iki gün farkla o kader ayının 23. günü, Uzun Sayı döngüsünün 13 Bak'tun'unun sonuncu günü olacak ve böylece İÖ 3114 yılında böyle bir olayla başlayan 1.872.000 günlük yolculuğunu tamamlayacaktır. Bu gayet ayrıntılı sistem hakkında ne biliyoruz ve Mayalar 2012'de ne olacağını düşünmüşlerdi?






(Solda) Bir hiyeroglif kitabı olan Dresden Codex'inden bu sahnede, yeryüzünün tufanla yok edilmesi görülmektedir Bir gökyüzü kaymanı ve yaşlı bir tanrıça, Tanrı L'nin üzerine su döküyor. (Sağda) Bu boyalı vazoda Ait Dünya'nın puro içen tanrısı Tanrı L'nin, İÖ 3114 yılındaki son yaratılışta önemli bir törene başkanlık etmesi gösterilmektedir. Siyah zeminin, ışığın gelmesinden önceki ilk dünyayı simgelediği sanılmaktadır.







Quirigua kentindeki Dikilitaş C adı verilen anıtta, İÖ 3114 yılındaki yaratılış olayları en iyi şekilde tanımlanmıştır. Bir yanında 13 Bak'tun'un tamamlanması anlatılmaktadır (ayrıntı). Üç nokta ve iki çizgiden oluşan 13 sayısında (farklı renkte) her nokta biri ve çizgi de beşi simgelemektedir.

Orta Amerika'nın eski uygarlıklarından en gelişmişi ve okuryazarı olan Mayalar, döngüsel bir evrene inanırlardı. Onlara göre evren birbirini izleyen yaratılışlar ve yokoluşlar yaşamıştı. Bu fikirlerin en iyi kaynağı, Guatemala yaylalarının Quiche Mayaları tarafından herhalde 16. yüzyılda (belki de hiyeroglifle yazılmış özgününe dayanarak) yazdıkları Popol Vuh ya da "Danışma Kitabı"dır.

Kitap göğün ve yeryüzünün ayrılıp ilk ışığın dünyaya düşmesiyle başlar. Yaratıcı Tanrılar ondan sonra dünyayı insanla doldurmaya çalışırlar. İlk çabaları yeryüzünün hayvanlarını oluşturur, ancak bunlar konuşamadıkları ve yaratıcılarını övemedikleri için başarısızlık olarak ormana sürülürler. İkinci denemede kilden insanlar yaparlar ama anlamsızca saçmalamaya ve bedenleri dökülmeye başlayınca onları parçalarlar. Üçüncü yaratılışında insanlar tahtadan yapılır ama bu kere de ruhları yoktur ve yaratanlarını unuturlar.

Tanrılar onları imha etmek için yalnızca tufan, ateş ve şeytan göndermekle kalmayıp kap kaçaklarını bile onlara karşı ayaklandırırlar ve yüzlerini taşlarla parçalarlar. Sonunda tanrılar hayatın ana maddesi olarak mısır mayasını denerler ve şimdiki insan yaratılmış olur.

Popol Vuh efsanesinde, Maya uygarlığının doruk noktası olan klasik dönemin (250-909) sanatından daha pek çok şey vardır, ancak burada çok daha eski çağların fikirlerinin de bulunduğu açıkça görülmektedir. Klasik Mayalar, döngüsel bir evrene inanıyorlardıysa, o halde hem yaratılışın hem de kıyametin zamanlaması Uzun Sayı takvimlerinde şifreli olarak yer almış bulunmalıdır.

Bu sistemin ne zaman ya da nerede icat edildiği bilinmemektedir. Ancak şu anda elimizde olan en eski tarih İÖ 32'dir. Uzun Sayı tarihleri beş rakamlı olarak yazılır ve genelde bizim onlu sistemimiz yerine 20'li bir temel kullanır. En yüksek değer normalde Bak'tun'du -144.000 günlük bir birim- ama biz pek az ifade edilen ve 13 katsayısıyla gösterilen 19 daha yüksek sistem olduğunu biliyoruz. Böylece Uzun Sayı'nın tümü akıl almaz bir boyuta ulaşıyor ve trilyonlarca yılı kapsıyordu (evrenimizin varoluşundan çok daha uzun bir süre).

Arkeolojideki gelişmeler sonrasında, Maya yazısını çözmekte gerçekleştirilen ilerlemeler, son 13 Bak'tun olan İÖ 3114 yılının olayları hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlamıştır. Burada üzerinde durulan şey yoketme değil, yaratmadır: Tanrılar'ın "düzenlenme"si, merkezi bir "ocak" oluşturulması ve "taşların ekilmesi" vardır. Bu gerçek bir sıfır yılı olmadığından, kitabelerde İÖ 3114 yılından çok önceki efsanevi olaylardan da söz edilmektedir.

Aynı biçimde Mayalar'ın gelecek için hesapladıkları tarihlerde 4772 yılında bir kraliyet yıldönümü kutlanacaktır. Böylece 2012'nin "zamanın sonu"nu temsil ettiğini söylemenin bir anlamı olamaz.

Yalnızca Tortuguero'da bulunan bir yazıtta, 13 Bak'tun'un 2012'de sona ereceği kehanetinde bulunulmaktadır. Ne yazık ki, taş hasarlıdır ve kısmen okunabilmektedir. Tanınmış bir Maya Tanrısı olan b'olon okte'den sözederken "yem" (inen) ekini kullanmaktadır. Bu, Postklasik Dönem'de (909-1697) Maya sanatında çok popüler olan Dalan tanrı imajını hatırlatmaktadır.

Tahmin edeceğimiz, hatta bildiğiniz gibi Uzun Sayı, geniş vizyonunun ancak bir kısmını görecek kadar yaşamıştır. Meksika'da Tonina'da son tarih 909'da kazınmıştı, çünkü bir önceki yüzyılda bölgeyi kasıp kavuran toplumsal, ekolojik ve demografik kriz, klasik uygarlığı sona erdirmişti.

Ancak 16. yüzyıl olaylarıyla kıyaslanınca bu felaket hafif kalmaktadır. Bu tarihten sonraki Avrupalılar'ın istilası, bütün Amerika yerlileri için olduğu gibi, sayısız Maya için de bir ölüm fermanıydı. Hastalıklarla kırılmış, işkence ve ölüm tehdidiyle yeni bir dine, Hıristiyanlık'a girmeye zorlanmış ve geleneksel öğretinin hemen hemen tamamen silinmiş olmasıyla bu felaket, eski kehanetlere değer bir felaketti.

Mevlananın Mezar Odasinin Gerçek Hikayesi

O müzenin kapısından içeri girerken, karşıma 'Da Vinci şifresi' gibi esrarengiz bir hikáyenin çıkacağını bilmiyordum.
Bu, bir sanduka ve onun altındaki mezarın hikáyesi.
Ama öyle basit bir hikáye değil.
Hikáye 13'üncü yüzyılda başlıyor ve 1930'da esrarengiz bir aile trajedisine kadar uzanıyor.
Hikáye beni çok etkiledi.
Sizi de etkileyeceğini tahmin ediyorum.
SAF TUTMUŞ SANDUKALAR ARASINDA
Geçen salı günüydü.
Hayatımda ilk defa Konya'ya gitmiştim.
Konya'da Mevlana Müzesi'nin kapısından ilk adımımı attığımda, belki de sadece benim hissettiğim mistik bir rüzgár esti ve beni içine alıp ?ürdü.
Hayatımda hiçbir mekán daha ilk anda beni bu kadar etkilememişti.
İçerden çok hafif bir ney müziği geliyordu.
Sağ tarafta, sanki saf tutmuş sandukaları görüyordum.
Yanımda Mevlana Müzesi Müdür Yardımcısı Dr. Naci Bakırcı vardı.
Mevlana'nın sandukasının önüne gelinceye kadar, mistik bir turistten farklı değildim.
Ancak o sandukanın önünde Dr. Bakırcı'nın anlattığı o müthiş hikáye başladı.
Daha doğrusu, o sandukanın altındaki 'mezar odasının sırrı'...
500 METREYİ SEKİZ SAATTE ALAN CENAZE
Nefesimi kestim ve onu dinledim.
İşte ondan dinlediklerim.
Anlatıldığına göre her şey 1273'te Konya'da kaldırılan bir cenazeden sonra başladı.
Mevlana Celaleddin-i Rumi, 17 Aralık 1273 günü vefat ediyor.
Cenazesine yüzbinlerce insan katılmış. Naaşı, İplikçi Camii'nden, 500 metre ilerdeki bu türbeye 8 saatte getirilebilmiş.
Müslümanlar Mevlana'nın naaşını defnedebilmek için gayrimüslimlerin cenaze cemaatinden çıkmasını istemiş. Ancak onlar, 'Bize İsa'yı da Musa'yı da Mevlana öğretti' diyerek bunu reddetmişler.
Mevlana'nın kabrinin altına bir 'mezar odası' bulunuyor.
MEZAR ODASINA 700 YILDA 1 KİŞİ İNDİ
Eski Türklerde mezarların altına Farsça 'zir-i zemin' yani 'zeminin altı' denilen bir mezar odası yapılırmış.
Mevlana'nın naaşı da böyle 4 metrelik bir mezar odasına konmuş.
Ancak o tarihten bu yana mezar odasına kimse inmemiş.
Sadece bir kişi hariç.
Rivayete göre Sultan Dördüncü Murad, Mevlana'nın türbesini ziyarete geldiğinde, mezar odasının içinde ne olduğunu çok merak etmiş ve bu odaya girmek istemiş.
Ancak dönemin Mevlevi büyükleri, buna kesinlikle karşı çıkmış ve girmesini engellemişler.
Bunun üzerine Sultan, elindeki tespihi, ağzı açık odanın içine atmış.
Veya düşürmüş.
Bu tespihi almak üzere 7 yaşında bir kız çocuğu mezar odasına indirilmiş.
Bilinen tek şey, odanın iki tarafından aşağı doğru merdivenlerin indiğiymiş.
Kız çocuğu mezara inip çıktıktan sonra dili tutulmuş.
Dr. Naci Bakırcı, 'Çocuğun dilinin neden tutulduğu hálá bilinmiyor' diyor.
KÜÇÜK KIZ MEZAR ODASINDA NE GÖRMÜŞTÜ
İşte bu olaydan sonra 'mezar odasının sırrı' iyice merak edilmeye başlanmış.
Acaba kız çocuğu orada ne görmüştü de dili tutulmuştu?
Bir iddiaya göre, oda çok karanlık olduğu için çocuk çok korkmuş ve geçirdiği travmadan dolayı dili tutulmuştu.
Ancak bir başka iddia daha var ki, o 'mezar odasının sırrını' daha da koyulaştırıyordu.
Selçuklu Türkleri o tarihte mumyalama tekniğini biliyorlarmış. Fatih Sultan Mehmed dahil 7 padişahın naaşı mumyalanmış.
Mevlana'nın naaşı da mumyalandığı için muhtemelen öyle duruyordu.
Kız çocuğu orada yatan Mevlana'yı görünce bu hale gelmiş olabilirdi.
Bu olay dönemin önde gelen Mevlevilerini harekete geçiriyor ve 1640 yılında mezar odasının ağzı tuğlayla örülüp üzeri kurşunla kaplanıyor.
O tarihten sonra mezar odasının ağzındaki kurşun hiçbir zaman kaldırılmadı.
Mezar odası, sırlarıyla birlikte belki de ebediyete kadar sessizliğe gömüldü.
1930'LU YILLARDA MÜZE MÜDÜRÜNÜN ODASINDA
Ancak odanın hikáyesi burada bitmiyor.
Aradan 300 yıl geçtikten sonra, Mısır'daki piramit sırlarına benzeyen bir dizi olay daha yaşanacaktı.
Bu olayın iki tanığı vardı.
Biri olayı yaşayan Yusuf Akyurt isimli biri.
Öteki deponun yaşadığını Murat Bardakçı'ya anlatan Abdülbaki Gölpınarlı Hoca.
1930'lu yılların güzel bir gününde, Mevlana Müzesi'nin Müdürü Yusuf Akyurt odasında tek başına otururken, aklına sandukanın altındaki mezar odası gelir.
İçinden 'Acaba şu odaya bir girsem de içinde ne olduğunu görsem' diye geçirir.
Ancak tepki çekeceğini düşündüğü için kararsızdır.
O AN KAPI ÇALINDI YAŞLI ADAM GİRDİ
Tam o esnada kapı çalınır ve içeri, müzenin yaşlı odacısı girer.
Bu yaşlı adam aslında, Mevlevi dedesidir. Cumhuriyetin ilanından sonra tekke ve zaviyeler kapandığı için müzeye çevrilen türbede odacı olarak çalışmayı kabul etmiştir.
Yaşlı Mevlevi dedesi saygılı bir şekilde içeri girer ve Yusuf Akyurt'un tüylerini diken diken eden şu cümleyi söyler:
'Sakın oraya inmeyi düşünmeyin...'
Ancak bu şaşkınlık, müdürü kararından vazgeçirmez. Mezara inmek üzere kurşunla kaplı kapağın önüne gelir.
Halıyı kaldırır. Tam kapağı açmak üzereyken, bir adam haykırarak içeri girer:
'Müdür bey, yetiş evin yanıyor...'
Yusuf Akyurt gelinceye kadar evi kül olmuştur.
İşte tam o sırada eline bir telgraf tutuşturulur.
Müze müdürü başka bir yere tayin edilmiştir.
KONYA-ANKARA YOLUNDAKİ KAZA
Konya-Ankara yolu o gün çok ıssızdı.
Gün batmış, alacakaranlık etrafa hákim olmaya başlamıştı.
Uzaktan gelen kamyonun farları, henüz tam karanlık hale gelmemiş ufukta cılız iki nokta gibi duruyordu.
Şoförün yanında kapıya dayanmış şekilde oturan çocuk kimbilir hangi hayallere dalmıştı.
Kamyon bir kavise girdiği sırada kapı aniden açılır ve çocuk alacakaranlığın içinde kaybolur.
Kamyon durup, içindeki iki adam kapıdan uçan çocuğa ulaştıklarında iş işten geçmiştir.
Çocuk öteki dünyaya göçmüştür.
Çocuğun başında duran ikinci adam, başı ellerinin arasında hüngür hüngür ağlamaktadır.
O adam, Konya'dan tayini çıkan Müze Müdürü Yusuf Akyurt'tur.
Kimine göre, mezar odasının sırrı, onu hálá takip etmektedir.
MEZARIN BAŞINDA SÖYLENEN SON SÖZLER
Yusuf Akyurt oğlunun cenazesini alıp Konya'ya döner. Cenaze töreninden sonra doğruca Mevlana Müzesi'ne gider ve sandukanın başında ellerini açıp haykırmaya başlar:
'Yetmedi mi? Affet artık...'
Bütün bunlar neydi? Efsane mi? Gerçek mi?
Küçük kızın dili niye tutulmuştu? Yaşlı odacı, müdürün kafasından geçen düşünceyi nasıl anlamıştı?
Bunların cevabı yok.
Ben bunları anlatan insanlardan dinledim.
Bildiğimiz tek şey var. Mezar odası 731 yıldan bu yana sırrını muhafaza ediyor.
Umarım bundan sonra da muhafaza etmeye devam eder.
Çünkü bilinmezliğin yarattığı bazı mistik duygulara ebediyen ihtiyacımız olacak.
Çünkü hepimizin içinde, sadece kendimize ait sırların saklandığı küçücük odalar var.
Üzerleri kurşunla kaplı küçücük odalar...

Nostradamus´un mektubunun yorumu



Nostradamus bazı gizli ve tehlikeli kitapları ele geçirmiş ve anlamıştır ki bunlar yanlış ve de kötüye yönlendirici şeyler içeriyorlar. Bu nedenle, bunları yakarak kül haline getirdim, diyor. Hatta, sadece bunları yakmakla kalmamış, kendi kehanetlerini dahi açık ve anlaşır vaziyetteyken anlaşılmaz ve sisli bir hale getirmiştir. Dörtlüklerine bakacak olursak, bu düşüncesi pek o kadar hayal gibi görünmemekte ama bir anlamda da onun düşünce biçimiyle yola çıkılırsa, kehanetler o kadar da anlaşılmaz değildir. Nostradamus´la ilgili bir söylence daha vardır, şifrelenmemiş kehanetleri antik bir tapınağın yanında veya yakınında bulunan bir mağarada, bir kutuda saklıdır ve bir gün bulunacaktır. Hatta buranın adı da bellidir; Açık kehanetler Vestatemlir denen eski bir tapınakta gizlidir. Bu tapınak ve mağara bir dağın içindedir, bir yıldırım düşecek ve o zaman tapınak ortaya çıkacaktır. Ve gizli yeri bir çocuk ortaya çıkaracaktır. Sonra yağmurlar yağacak, dereler, ırmaklar dolup taşacak, Nimes Kenti sular altında kalacaktır. Tulon´da ticari yerler yok olurken, kutuyu bulan içini açmağa çalışırken gözünden yaralanacak ve bu yüzden ölecektir.
Nostradamus´un yazdıkları aradan yaklaşık 500 yıl geçtikten sonra bulunduğunda, o yüzyılın yüceliği olacak ve o zaman ona gereken değer verilecektir. Dörtlüklerin açıklığı ve berraklığı nedeniyle insanlar kehanetlere hükmeden kanunları da anlayacak ve öğrenecekler. Tanrı´nın Yüce Gücü anlaşılacak ve zaman ruhlar değişime uğrayacaktır. İnsanı ayakta tutan yasalar, katastroflara, savaşlara zamanın sonuna dayanmaktadır. Kendini bu felaketlerden koruyabilen insanlar ve yöneten aklı başında yöneticiler Nostradamus´a göre ruhsal değişime uğrayacaklar. İşte o zaman, huzurlu ve verimli bir evre başlayacaktır.
Nostradamus, oğluna yazdığı mektupta aslında sadece oğluna değil, yazılarını anlamaya çalışan herkese sesleniyor. Büyü konusuna kapılmayın, şeytani etkilerden korkun ve büyücülere inanmayın diyor. Ona karşıt olanlar, Limbo ve alevle ilgili sözcüklerini kendisine karşı kullanıyorlar. Geleceği görmek için kullandığı metodlarla ilgili Dörtlükler, Nostradamus´a karşı kullanılan en önemli silahtır. Kahin bu yazdıklarıyla aslında Engizisyon teröründen korkuyordu ve kilisenin onu büyücülüklü suçlayabileceğinin farkındaydı. Şeytani bir büyü yerine Tanrısal bir vahiy içinde olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Bu arada, gezegenlerin ve yıldızların gelişimiyle ilgili bilgileri kullanarak kehanetlerde bulunduğunu da ekliyordu. Onun çok zor durumda veya tam paradoksun içinde bulunduğu kesindir, hem geleceği gördüğünden ve bunun Tanrısal bir ödül veya doğru yolu bulmak için yardım olduğuna inanıyor, hem de kehanet olayının büyü ve Şeytan kavramlarıyla içiçe görülmesinden korkuyordu. Üstüne üstlük, böyle kara yöntemleri kullanan kahinler de bulunuyordu. İster istemez akla geliyor acaba eğer gerçeksel

Nostradamus´un kehanetleri : Yüzyıllar (Centuries)

1555´de "Centuries"in ilk baskısı yapılmıştı, asistanı Chavigny´nin ve oğlu Cesar´ın yazdıklarından, bunu uzun yıllar çalıştıktan sonra yaptığını öğreniyoruz. Oğluna yazdığı mektuptan yayınlama kararını kolay veremediği ve çok düşündüğü anlaşılır. İlk baskının adı "Les Propheties de Me. Michel Nostradamus" yani "Michel Nostradamus´un Kehanetleri"idi. 1555 yılı Mart ayında, Lyon´da yayıncı Marc Bonhomme tarafından basıldı, üç tom Yüzlük ve 53 Dörtlüğü olan dördüncü Yüzlüğü kapsıyordu. Bir Yüzlük, yüz adet dörder satırlık Dörtlük demektir. Daha sonraki baskılarda diğer Yüzlükler yer aldı, demek ki Nostradamus ya basım anına kadar o kadar Dörtlük hazırlamıştı ya da o kadarınının basılmasını uygun gördü. Nedeni belli değil, Chavigny´de belirtmiyor.
Önce de belirtildiği gibi, Dörtlükler de hiçbir yazın kuralı yoktur, dilbilgisi kurallarına da raslanmaz. Zaman dizeleri ve uyumu da yoktur, bir Dörtlük geçmiş zamanla başlar gelecek veya şimdiki zamanla sona erer veya tersi olur. Bir dize de sadece fiiller, ötekinde sadece zamirler vardır, çoğul ve tekil ayrımı görülmez. Bir Kraldan veya önemli birinden söz ederken bir çok farklı ad kullanır ama kasdedilen hep aynı kişimidir, anlaşılmaz. Yerler ve Astrolojik veriler belirsiz ve genellemeler olarak görülür, çok sık özellikle Provence kentleri başta olmak üzere kent ve kasaba adları verilir, sanki söz konusu felaketler hep buralar için geçerlidir. Ama ciddi bir araştırma sonucunda bunun da bir şifre olduğu anlaşılmıştır, Kahin Provence Fransası´nın kentleri kendince bir şifre olarak kullanmıştır. Zaman zaman da kentlerin coğrafi konumları, Astrolojik zamanlamaları simgeler yani gezegenlerin belli bir tarihte alacakları gök konumunun izdüşümünü gösterir. Kısacası, olabildiğince karmaşık, kaotik bir düzen gizlidir.
Peki Nostradamus, salt Astroloji ile mi bu sonuçlara vardı? İşte asıl karanlık yön buradadır, ilerde görüleceği gibi kehanetlerini nasıl yaptığını özgün diliyle anlatırken, farklı birşeyleri vurgular. Nostradamus´un kitaplığında çok gizli ve yasak kitapların bulunduğu söylenir, bunlardan birisi "Süleyman´ın Anahtarları", bir diğeri de efsanevi Mısırlı Gizemci İamblichus´un "Sırlar" kitabıdır. "Süleyman´ın Anahtarları" çok gizli bir kitaptı, anlatılan öykülere bakılırsa 12.Yüzyıl´da Bizanslı Tarihçi Chonensis tarafından bir kopyası İmparator´a sunulmuştu, kitap doğadışı bilinmeyen güçlerle ilişki yöntemlerini ve kehanetde bulunmanın sırlarını anlatıyor ve öğretiyordu. 1350´deki Papa VI.İnnocent´in bu kitabın eline geçen bazı bölümlerini dini törenle yaktırdığı da anlatılır. Bugün Paris´deki Arsenal Müzesi´nde "Süleyman´ın Anahtarları"nın bir kopyası olduğu bilinen bir kitap vardır, eğer sözü edilen kitap bu değilse dahi, karşımızda yine de anlaşılmaz bir kitap çıkar. Müzedeki kitabın metni İbranice, Latince, Grekçe, Arapça yazılmıştır ve hatta birkaç yerinde antik Kalde dili kullanılır. Tamamen simgeseldir, tek bir kelimesi dahi anlaşılamaz, deli saçması gibi gözükür ama altında bir gizemin yattığı kesindir, kısacası kitap dev bir bilmecedir. Nostradamus kitabının 1.Yüzlüğünün 42.Dörtlüğü´nde garip bir metodu işaret eder, öyleyse onun bazı garip ve bilinmeyen bir yolla kehanetlerini oluşturduğunu da düşünebiliriz ama ne olduğu hakkında pek birşey söylememiz mümkün değildir fakat kesin olan tek şey Astroloji´yi kesin kullanmış olduğudur ama tek başına değil.
Nostradamus´un ölümünden sonra, odasında bazı belgelerin bulunduğundan söz edilir, ayrıca bir sepetin içinde de bir tomar kağıt vardır. Herşeyi yok eden eden ve vasiyetinde kesin kurallar koyan kahin, bunları nasıl unutmuş olabilir? Bir kasıt olabilir mi? 1605 yılında Vincent Sere adlı bir araştırmacı, söz konusu belgeleri eline geçirdiğini iddia etti, gerçekten de bazıları 1568´de basılan ikinci "Centuries"de bulunan dörtlükleri içeriyorlardı. Ama diğerleri "Centuries"in hiçbir baskısında yer almıyorlardı ve bir de Altılıklar yani altışar dizelik kehanetler vardı ama tarzları Nostradamus´un alışılmış uslübunu yansıtmıyorlardı, daha hafif ve daha düzenli şiirsel bir havaları vardı. Belki de bunları bir başkası kaleme almıştı. Daha sonra başka kehanetlerin bulunduğu da iddia edildi, artık "Centuries"in orjinal baskılarının dışında kalan kehanetlere gerçek olsalar dahi inanmanın imkanı yoktu. 1555´deki ilk baskıdan sonra 1558 ve 1566´da "Centuries" Lyon´da Pierre Rigaud tarafından iki kez daha basıldı, 1558 baskısının bir nüshası bugün Bibliotheque de Paris´de bulunmaktadır, bu nüshada yedi tam Yüzlük vardır. 1566 baskısında ise "Kral Henri II´ye Mektup", sekizinci, dokuzuncu ve onuncu Yüzlükler eklenmiştir. 1568 baskısında ise yani Kahin´in ölümünden sonraki ilk baskıda 57 Altılık eklenmiştir ama gerçek Nostradamus uzmanları bunları reddetmekte ve uydurma olduklarını belirtmektedirler. Hatta bunları dönemin Fransa Başbakanı Cardinal Mazarin´in yazmış olduğu da söylenmektedir. 1643-1839 arasında "Centuries" tam onbeş kez basıldı, 1839´da Avignon´da yapılan baskıda araştırmacılar Bareste ve Le Pelletier´in yorumları da vardı. Yorum olayı ilk kez kitaba giriyordu. Hoş daha sonraları James Laver tarafından yapılan yorumların dışında bir daha bu kadar ciddi ve tarafsız yorumlar yapılmadı.